www.basdere.net

 

SİYER

 

 

 

Hz. Peygamber’in (s) Hayatı

 

 

 

1.       Aile Reisi ve Baba Olarak Hz. Peygamber (s)

2.       Ticaret ve Maişet Dünyasında Hz. Peygamber (s)

3.       Ahlaki Örnek Olarak Hz. Peygamber (s)

4.       Bir Kul Olarak Hz. Peygamber (s)

5.       Cemiyet Adamı Olarak Hz. Peygamber (s)

 

 

 

 

AİLE REİSİ VE BABA OLARAK Hz. PEYGAMBER(S)

 

Hz. peygamber (s) bütün hayatı boyunca bizzat kendisi “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver, bizi cehennem azabından koru.” (Bakara 2/201) duasında olduğu gibi dünya ve ahiret dengesini yaşayışında tesis etmiş, bunu aile hayatında da göstermiş ve müminlere yaşanılır ve izlenebilir örnekler bırakmıştır.

 

 O(s)’nun hanesi yeryüzünde gelmiş-geçmiş ve gelecek hanelerin, kurulacak yuvaların en mesudu, en bahtiyarı ve en bereketlisi olmuştur. O’nun hanesinde her zaman burcu burcu saadet kokardı. Alemde hiçbir kadın Hz.Peygamber (s)’in hanımlarını sevdiği gibi sevilmemiştir. Hiçbir erkek de Hz.Peygamber (s) gibi sevilmiş değildir. Bu sevgi halesinin elbette bir sebebi vardı. Allah Rasulü eli altında bulunanlara uyguladığı terbiye usulüyle onların kalplerinde, sonsuz bir alâka ve bağlılık hasıl etmiştir. 

 

Hiç şüphesiz Rasulullah (s) orta halli insanlar için bir örnek teşkil etmeyecek, tamamen zühd ve takvaya dönük insan üstü bir ömür sürmemiştir. Bilakis O (s) her sıkıntıyı, her türlü problemi yaşamış, bunlara verdiği tepkilerle bize izlenmesi gereken bir yöntem, bir metot  sunmuştur. Ümmete, hem sosyal hem de ruhi –manevi alanlarda olmak üzere, gerekli asgari davranış yolunu göstermiş, bu asgari sınırı aşıp iyiye ve güzele doğru yükselmek yönünde onları gayret göstermeye teşvik etmiş, yine de son kararı fertlere bırakmıştır.

 

Ancak peşinen söylemek gerekir ki O(s)’nun aile reisi olarak çizdiği portre de hayranlıkla izlenecek mükemmelliktedir: Sabrın, merhametin, teennili davranışın, anlayışlılığın, inceliğin, hoşgörünün ve sorumluluğun timsalidir O Peygamber. Ve bu faziletler belki de hiç kimsede kendini bu denli güzel ifade edememiştir.

 

Allah(cc) katında aile reisinin değeri, eşine ve yakınlarına verdiği değerle ölçülür. Bu konuda Hz.Peygamber (s): “En hayırlınız, aileniz için hayırlı olandır. Bana gelince ben, aileme karşı sizden en hayırlı olanınızım.”  buyurmuştur.

 

İNFAK

 

Kur’an’ı Kerim’e göre, İslam ailesinde reis babadır. Çünkü Allah(cc) mahlukatın bazısını bazısına üstün kılmıştır ve erkek malından kadın için harcamaktadır. “Veren el alan elden üstündür”ün gereği ailesine infakla erkek, üstünlüğünü izhar etmiş olur. İslam aile efradının maddi ihtiyaçlarını (gıda, yiyecek-giyecek, mesken, tedavi ve hatta estetiğe yönelik olanları ve zineti) karşılamak, terbiye, talim ve himayelerini sağlamak vazifesini erkeğe yükler.

 

İslam ailesinde erkeğin ekonomik anlamdaki vazifesi, mehirle başlar. Hz.Peygamber (s), daha evlenirken hanımlarına vermesi gereken mehri ihmal etmemiş, hepsine o zamanın örfüne göre mehrini vermiştir. Sadece Hz. Safiyye’ye vermemiş, O’na da “Hürriyete kavuşman mihrindir” buyurmuştur. (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai) Ümmü Habibe’nin nikahı Habeşistan’da kıyılırken, O da ihmal edilmemiş, Necaşi, Hz.Peygamber (s) adına dört yüz dinar mehir vermiştir. Medine’ye hicretten sonra Hz.Peygamber (s) Aişe’ye mehrini vermede zorluk hissetmiş ve bu yüzden gerdek gecikmiştir. Hz. Ebu Bekr durumu anlayınca Hz.Peygamber (s)’e ödünç vermiş, bundan sonra Rasulullah Aişe’yi evine getirmiştir.

 

Günlük ihtiyaçlar konusunda Hz.Peygamber (s)’in gösterdiği hassasiyet, mehir meselesinden daha az değildir. Çünkü Allah(cc), Kur'an'ı Kerim’de “O mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.”(Nisa 4/5) buyurur. Hanımının giyecek ve yiyeceği kocanın gelirine uygun olarak sağlanmalıdır. Yedirmenin, giydirmenin ve meskenin yanı sıra, koca, hanımı için hayırseverlik ve cömertlik sayılacak harcamalar da yapmalıdır. Nezaket ve zarafet timsali Peygamber(s) şöyle der: “Erkeğin hanımına harcadığı her şey sadakadır.” “Erkek hanımına su bile içirse onun ecri vardır.” “Kıyamet günü kişinin mizanına konacak ilk şey, ailesinin nafakası için harcadıklarıdır. Eve ne zaman bir şey gelse, kocası onu öncelikle hanımına vermelidir. Kişi kendi nefsinde kıt kanaat yaşamayı tercih etse de, Hz.Peygamber (s) gibi ailesine geniş davranmalı, cimrilik etmemelidir. Yeme ve içmenin kıt olduğu ile ilgili hadisler, hicretten sonra yaşanan umumi darlıkla ilgilidir.(Siret Ans.; Aile Reisi ve Baba Olarak Peygamberimiz)

 

Hz. Ömer  anlatıyor: "Benî Nadir'in emvali, Cenab-ı Hakk'ın Rasulüne (s) fey' kıldığı, üzerine at ve deve koşulmayan (yani savaşsız elde edilen) mallardandı. Ureyne köyleri, Fedek, tıpkı (Kureyza ve Nadir'in emvali gibi) sırf Rasûlullah (s)'a ait yerlerdi. Rasûlullah (s) buralardan elde edilen gelirlerden ailesinin bir yıllık nafakasını ayırırdı. Geri kalanı da Allah yolunda hazırlık olmak üzere silah ve binek için sarfederdi. (Nitekim ayette şöyle buyrulmuştur: "Allah'ın (fethedilen diğer küffâr) memleketleri ahalisinden Peygamber’ine verdiği fey'i, Allah'a, Peygamberine, hısımlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalanlara aittir. Tâ ki bu mallar içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın..." (Haşr, 7).   (Ebu Dâvud, Harâc  )

 

Süs ve güzel giyim kadının zinetidir. Hz.Peygamber (s)’i dikkatle takip eden ve O’nun yaşayışının dışına çıkmamak için yoğun gayret gösteren  gönül erleri sahabilerden Hz. Osman eşine iki yüz dirhem değerinde ipek elbise almış ve “bununla onu sevindireceğim” demiştir.

 

“İçinden taze et (balık) yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O'dur.”(Nahl 16/14) De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.”(Araf 7/32) Ayetlerde gördüğümüz gibi Kur'an'ı Kerim zineti, süsü teşvik eder ve yasaklamaz. Hz.Aişe’nin bir değil, bir çok altın yüzük taktığı bilinmektedir. Hatta sefer dönüşü taktığı gerdanlığın kaybolması ifk hadisesine neden olmuştur. Necaşi’den hediye gelen ud, parfüm vs. gibileri Hz.Peygamber (s) hanımlarına taksim eder, kullanmalarına da yasak getirmezdi. Tabii Peygamber hanımları da süs ve zinetlerini kullanma şekil ve şartlarını  iyi biliyorlardı.

 

Nafakanın en önemli kısmını elbette mesken oluşturmaktadır. Hz. Peygamber (s) eşlerinin her biri için müstakil bir mekan tahsis etmiştir. Her odanın, bugünün tabiriyle müstakil bir daire gibi ihtiyacı karşılayacak temel unsurları ihtiva ettiğini muhtelif rivayetler göstermektedir (mutfak, banyo vs.). Hz.Peygamber’in bu mevzudaki tutumu kesinlikle dikkate değerdir. Kalabalık ve birkaç ailenin birlikte yaşadığı evlerde Hz.Peygamber(s)’in hassasiyetini bulabilmek mümkün değildir ve bu durumda mahremiyet zarar görür.

 

Hz.Peygamber(s) ailesinin geçimini temin etmekle beraber, hanımlarının kazanç sağlamalarına da engel olmuyordu. Nitekim Hz.Zeynep, deri işlemekte ve dikmekte mahir olup, bu işi yapmakta; gelirini de sadaka olarak dağıtmaktaydı.

 

 

 

İLGİ VE SEVGİ

 

Bir eş ve babanın ailesine olan ilgisinin en önemli göstergesi, onlarla birlikte vakit geçirmesidir. Hz.Peygamber (s) buna itina eder, ne ibadeti ne arkadaşlarıyla geçirdiği vakit ne de dünya meşguliyeti buna mani olmazdı. O(s), ailesi ile birlikte olduğunda, onlarla sohbet eder, hal ve hatırlarını sorar, şakalaşır ve eğitmeye çalışırdı.

 

Rivayetler, Hz.Peygamber (s)’in ailevi sohbeti iki istikamette telâkki ettiğini göstermektedir:

Birincisi, aile fertlerinin her biri ile şahsen teması ve hususi sohbeti,

İkincisi, aile fertlerinin tamamının birbiriyle temas ve sohbeti.

 

Bu her iki sohbetin, günlük siyasi ve irşadi faaliyet ve diğer meşguliyetler içerisinde ihmale uğramaması için Rasulullah (s) birkaç tane kesin prensibe yer vermiştir:

Hanımlarıyla geçireceği gece, belli bir esasa bağlanmış, kur’a ile tesbit edilen bir sıra ile her gece birinin yanında kalmak prensip olmuştur. Nevevi’nin açıklamasına göre kadın hayızlı halde olsa bile sohbet nöbetinde atlama yapılmamıştır.

 

Ayrıca her sabah mescitten çıktıktan sonra ve her ikindi vakti namaz kıldıktan sonra kadınların her birine teker teker ziyaretler yapar, alışılan muayyen bir müddet boyunca onlarla sohbet ederdi.

 

Bir de özellikle ailenin bir araya gelmesini sağlamak maksadıyla her akşam, bütün hanımlar, Rasulullah (s)  o gece kimin yanında geceleyecek ise, topluca oraya gelirler, sohbet ederlerdi. Bu toplantılarda Rasulullah (s)’ın zevcelerine “hurafa” denilen ibretli kıssalar anlattığı, hepsinin güldürücü şakalar yaptığı rivayet edilmiştir.

 

Hz.Peygamber (s) günlük sabah ve ikindi ziyaretlerine müsadesiz girer (zaten bütün hanımlar O’nu bekliyor olduğu için izne gerek de yok), selam verir, elini omuzlarına ya da başlarına koyarak öper, hal-hatır sorup meseleleriyle alakadar olurdu. O’ndaki bu incelik, hanımlarının ruhlarına bütün letafeti ve nuraniyetiyle sirayet etmiş olacak ki, bir değil bir çok hanım birbirlerine aynı zarafetle yaklaşmışlardır. Arada bir görülen kıskançlıktan kaynaklanan meseleler ise kadın fıtratının ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirilebilir. Burada da Hz.Peygamber (s) tavır ve davranışlarıyla hanımlarına örnek olmuştur. Bundan ötürü aile reisi eşinden hangi tutumu sergilemesini bekliyorsa kendisi de o tutum içinde olmalıdır. Kişi nasıl muamele ederse aynıyla mukabele görür.

 

Mesela, bir gün önce, savaşta babası ve bazı yakınlarını kaybeden Safiyye’nin yanında Hz.Peygamber (s) hiç uyumamış, sabaha kadar kendisiyle sohbet edip, ilgilenmiştir. Böyle bir ilgiye de ihtiyacı vardır ve kendisinden bu ilgi esirgenmemiştir. Ve neticede Hz.Peygamber (s)’e gönülden bağlı, O’nu hiçbir dünya nimetine değişmeyen samimi bir müslüman çıkar karşımıza. Safiyye Medine’ye geldiğinde bütün kadınlar onu görmeye gelirler. Aişe de tanınmayacak bir kıyafetle onu görmeye gider. Ancak Rasulullah (s) Aişe’yi tanır ve “Safiyye’yi nasıl buldun?” diye sorar. “Bir yahudi kızından başka bir şey değil” deyince, “Böyle söyleme ey Aişe! O müslüman oldu ve samimiyetle İslam’ı benimsedi”der.(İbn-i Sa’d. Tabakat) Hz.Peygamber (s) hastalandığında “keşke senin uğradığın hastalığa ben uğrasaydım, senin yerinde yatan ben olsaydım” deyince diğer hanımlar birbirlerine göz kırparlar. Bunu gören Rasulullah (s) “Safiyye bu sözünde sadıktır” buyurur.

 

Hz.Peygamber (s)’in hanımlarıyla sohbetinde, basit denilebilecek problemleriyle bile ilgilendiğini görüyoruz. Bir defasında Safiyye validemiz Hafsa ve Aişe’nin kendisine “yahudi kızı, yahudi kızı” diyerek takıldıklarını ve şakada ileri gidip “biz senden daha üstünüz, Hz.Peygamber (s)’in hanımları ve amcasının kızlarıyız” dediklerini anlatır eşine. Hz.Peygamber (s) de Safiyye’yi teselli eder ve şöyle söyleseydin der: “Benim kocam Muhammed, babam Harun, amcam Musa iken nasıl benden daha üstün olabilirsiniz?”(İbnİ Sa’d a.g.e.)

 

Hz.Cüveyriye de aynı tarzda bir şikayette bulunur ve diğer hanımların:”sen hür zevcesi değilsin, cariyesisin”sataşmalarını anlatınca, “Senin mihrin hepsininkinden büyük değil mi, senin sayende kavminden kırk kişi azad edilmedi mi?” diyerek gönlünü alır, onu memnun eder.

İlgi ve alakanın varlığını gösteren bir husus da kişinin, karşısındakinin ihtiyaçlarını fark etmesi ve bu ihtiyacın giderilmesine imkan tanımasıdır. Bu meyanda Hz.Aişe önemli bir örnektir. Yaşının küçük olmasından mütevellit arkadaşlarıyla beraber bebeklerle oynarken kendisini gören Hz.Peygamber (s) ses çıkarmamış, hatta arkadaşlarının gelip oynayabilmesi için zemin hazırlamıştır. Aynı şekilde insan fıtratında var olan eğlenme ve şakalaşma ihtiyacını bilen Rasulullah (s) buna da imkan tanımış ve bizzat eşleriyle şakalaşmıştır. Muhtelif seferlerde Hz.Aişe ile koşu yarışması yaptığını validemiz kendisi söyler ve bir başka latifesini aktarır: “Sen  benden önce ölsen de, seni kendim yıkasam, kendim kefenlesem, üzerine namazını kılsam, kendim defnetsem!” deyince, validemiz dayanamaz ve “...böyle yapsan, sonra evime gitsen,orada kadınlarından biriyle yatsan”diyerek Rasulullah (s)’ın sözünü devam ettirir. Hz.Peygamber (s) de tebessümle mukabele eder.(Darimi)

 

İlgilenme ve değer verme kendisini, muhatabının fikrine saygı duyma ve önerilerini dikkate almada da gösterir. Ve tabii ki Hz.Peygamber (s) bu konuda da örnek teşkil eder bugünün erkeklerine ve tüm insanlara. Özellikle eşinin sözüne ve düşüncesine, direk hanımını ilgilendiren konularda bile müracat etmeyen aile reisleri, Hz.Peygamber (s)’in yaşayışı göz önüne alındığında en yakın arkadaşlarına haksızlık etmektedirler. Oysa Hz.Peygamber (s) çok kritik anlarda eşlerinin fikrini almış ve uygulamıştır.

 

Hudeybiye anlaşması, müslümanlara çok ağır gelmişti. Kabe’ye varamadan geri döneceklerdi. Anlaşmayı yazma işinden çıkınca, Rasulullah (s) ashabına: "Kalkın kurbanlarınızı kesin, sonra da traş olun!" buyurdu. Ancak (müşriklerle yapılan bu antlaşmadan hiç kimse memnun değildi. Bu sebeple) kimse kalkamadı. Rasulullah (s), emrini üç kere tekrar etti. Yine kalkan olmayınca Ümmü Seleme'nin çadırına girdi. O’na halktan mâruz kaldığı bu hali anlattı. O, kendisine:"Ey Allah'ın Rasulü! Bunu (yani halkın kurbanını kesip, traşını olmasını) istiyor musun? Öyleyse çık, ashaptan hiçbiriyle konuşma, deveni kes, berberini çağır, seni traş etsin!" dedi. Hz.Peygamber (s) kalktı, hiç kimse ile konuşmadan bunların hepsini yaptı: Devesini kesti, berberini çağırdı, tıraş oldu. Ashap bunları görünce kalktılar  kurbanlarını kestiler, birbirlerini tıraş ettiler. Ancak, bu sırada gam ve kederden birbirlerini öldüreyazdılar.(Buhari, Şurut)  

 

Üzerinde durulması gereken çok hassas bir konu bu. Hangimiz, kadınlara karşı bu denli mültefit(iltifatkar) olabilmişizdir? En kritik anda hanımıyla istişare eden kaç devlet reisi vardır? Bir aile reisi olarak kaç kişi, aile hayatında hanımıyla istişareye yer vermektedir? Hz.Peygamber (s)’in örnek olduğu her alanla ilgili bu soruları çoğaltmak mümkündür. Ve maalesef soruların çoğunda cevap olumsuz olacaktır. İşte bu nedenledir ki mükemmel olan dinimiz bizlerin yaşayışında aynı seviyede değildir. Halbuki Efendimiz nasıl davranışlarıyla kadınlara karşı lütufkar davranıyordu; nurlu sözleriyle de hep bu şekilde davranmayı teşvik ediyordu: “Müminlerin iman bakımından en kusursuzu, ahlâkı en güzel olanıdır. Ahlâkı en güzel olanınız da, kadınlarına en güzel davrananızdır.”(Ebu Davut, Tirmizi, Darimi)

 

Hz.Peygamber (s) aile fertlerine ilgi gösterdiğini, kıymet verdiğini ifade eden, çeşitli söz ve davranışlarıyla, onları memnun ve ruhen tatmin etmeye de ehemmiyet vermiştir. Hanımlarına faziletlerini söylemesi, sevdiğini ifade etmesi, bineğine alması, aynı kabın suyu ile müştereken yıkanılması, hanımının hayvana binmesinde yardımcı olması ve dizine bastırarak bindirmesi, kendisine yapılan yemek davetine “hanım da olursa” kaydıyla icabet etmesi, bir sıkıntıyla kederlenip ağlayanın göz yaşlarını elleriyle silerek teselli etmesi gibi Rasulullah (s)’ın pek çok davranışı hanımlarını memnun etmeye yöneliktir. “Rasûlullah (s) Hatice’yi anınca  artık ne onu sena etmekten, ne de ona istiğfarda bulunmaktan usanırdı." Nitekim "O’nun gibi var mıydı? O şöyleydi, o böyleydi... diye faziletlerini sayardı". Ahmed İbnu Hanbel'in bir rivayeti bu hususu tavzih eder. Ona göre Aleyhissalâtu vesselâm bir seferinde: "İnsanlar beni inkâr ederken, o inandı; herkes beni tekzib ederken o tasdik etti. Herkes bana haram ederken, o malıyla benim için harcadı. Allah onun  vesilesiyle bana çocuk nasib etti, diğer kadınlardan çocuğum olmadı" buyurmuştur. Şurası muhakkak ki Rasûlullah(s), Hz. Hatice hakkında daha nice faziletler saymıştır: "O akıllı idi, o faziletli idi, o ferasetli idi..”. gibi.

 

Rasulullah (s), sadece hanımlarına değil, “ailesinden addettiği” her ferde eşit seviyede olmasa bile, hususi bir itibar atfetmiştir. Amcası Abbas’ı öz babası kadar sevmiş, bir çok meselede fikrini almış, O’nun yardımlarını hep kabul etmiştir.

 

Hz.Peygamber (s) efendimizin azatlısı Zeyd ve onun oğlu Üsame de hususi sevgiye mazhar olanlardandır. Üsame “hıbbı rasulullah”(Allah Rasulünün sevgilisi) ünvanıyla meşhur olacak kadar nebevi sevgiye mazhar olmuştur.

 

Hz.Peygamber (s) ehlinin yakınlarına da iltifat ve alakayı ihmal etmemiş, vefat eden eşi Hz.Hatice’nin yakınlarını ve dostlarını da gözeterek eşi bulunmaz bir vefa örneği olmuştur.

 

Hz.Aişe: “Rasulullah (s), O’nun (Hz.Hatice’nin) yâdını çok yapardı. Ne zaman bir koyun kesip parçalara ayırsa Hatice'nin dostlarına da gönderirdi. Bazan ona: "Sanki dünyada Hatice'den başka kadın yok!" derdim de bana: "(Onun gibisi var mıydı!) o  şöyleydi, o böyleydi...! (Öbür kadınlar beni çocuktan mahrum ederken) benim çocuklarım ondan oldu" diye karşılık verirdi. Hz. Aişe der ki: İçimden "Bir daha  Hatice hakkında kötü söz söylemeyeceğim" dedim. Hz. Aişe  devamla der ki: "Rasûlullah (s),  Hatice'den üç yıl sonra benimle evlendi." (Buhârî; Müslim)

 

Hz.Peygamber (s)’e babasından kalan, Hz.Hatice ile evlendikten sonra azat ettiği Ümmü Eymen’i de ailesinden bir parça saymış, kendisine anneye gösterilen alakayı göstermiştir. Hitabettiği zaman “ey anneciğim” demiş, O’na bakarak “sen ailemizin son bakıyesisin” diyerek sevgi ve bağlılığını izhar etmiştir. Süt annesi, süt babası ve süt kardeşleri de aynı iltifata mazhar olmuş, üzerindeki elbiselerini onlara ikramen, altlarına yaygı yapıp üstüne oturtmuştur.

 

Hz.Peygamber (s) büyüklere böyle ilgili böyle sevgili ve bu denli şefkatli olur da çocuklar hiç bundan bigane kalır mı? Kalmaz elbette. O, zevcelerinin indinde fevkalade bir aile reisi olduğu gibi,  derin ve mükemmel bir baba idi. Babalığı ölçüsünde bir derinliği temsil eden misilsiz bir dede aynı zaman da.

 

Rasulullah(s) çocuklarıyla doğmadan önce, fiilen ilgilenmeye başlamıştır. Hz.Fatıma’nın ilk doğumu yaklaşınca Hz.Peygamber(s) sık sık uğramış, halini hatırını sormuş, “çocuk doğunca bana haber vermeden çocuğa hiçbir şey yapmayın” tembihinde bulunmuştur.  Enes b. Malik, Ümmü Süleym’in oğlu Abdullah’ın doğumu  yaklaşınca : ”Çocuğun göbeğini kesince bana haber ver, benden evvel ağzına hiçbir şey koyma” diye  haber saldığını belirtir.

 

Hz.Peygamber(s) yeni doğan çocuklara duada bulunur, kulaklarına ezan ve ikamet okur, isim koyardı. Daha sonra ilk yedi gün içinde sünnet ettirmek, başındaki ilk tüyü traş edip ağırlığınca tasaddukta bulunmak, akika kurbanını kesmek gibi mevzularla yakından alakadar olurdu. Çocuk su istediğinde, hiç bekletmez hemen verir, belki de çocuğun asabi olmaması için buna çok özen gösterirdi.

 

Hz.Peygamber(s)’in çocuklara karşı tavrında en dikkat çekici yönlerinden biri, onlara karşı izhar ettiği sevgidir. “Çocukları cennet kokusu”, “gözümün nuru”diye tarif eder, “her öpücük için cennette beş yüz yıllık mesafesi olan bir derece verilir” diyerek çocukların sevgiye boğulmasını tavsiye ederdi.

 

Günümüz babalarında görülen, çocuk, iyi, neşeli ve problemsiz iken çocuğa gösterilen ilgi Hz.Peygamber(s)’in hayatında hep vardı. Çocuğun ağlamaya terk edilmesine hiç taraftar değildi. Namaz kıldırırken bir çocuk ağlaması işitse, annenin de namazda olacağını düşünerek en kısa surelerle namazı tamamlardı. Hatta çocuk kucağında üstüne akıttığı zaman akıtmasını kestirmemiş, müdahale etmek isteyene “bırakın oğlumu tamamlasın” demiştir.

 

O(s), çocuklarına, torunlarına şefkatle muamele eder, böyle muamele ederken de dikkatlerini Allah’ın dinine çekerdi. Onları bağrında beslerken yüzlerine tebessüm eder, okşar ve aziz tutar, bu arada onların uhrevi meseleleri ihmallerine de rıza göstermezdi. Günlük yaşamla ilgili hataları görmezden gelir, takva ile çelişebilecek istek ve arzularını, yumuşak bir üslupla ve ayetler ile reddederdi.

 

Kendisine on sene hizmet eden Enes b. Malik: “Aile fertlerine karşı, Hz.Peygamber (s)’den daha şefkatlisini görmedim.”demiştir.(Müslim)

 

Torunlarını okşar,sever; kirlenmiş yüzlerini temizler; onları dört ayak üstünde sırtında taşır; namazda secdede sırtına çıkarlarsa, ininceye kadar secdeyi uzatırdı. Bir gün Hasan ve Hüseyin sırtında iken Hz. Ömer içeri girdi. Onları böyle şerefli bir yerde görünce, “ne güzel bineğiniz var” dedi. Ve hemen O gönüller sultanı şöyle mukabele etti: “Ya, ne güzel süvariler onlar!”(Mecmau’z-Zevaid) Bu ilgi sadece erkek torunlara değildi. Kız torunu olan Ümame’yi de aynı sever, süslü bir giyimi ona yakıştırırdı. Namaz kılarken sırtına çıkarsa, secde yapacağı zaman yere kor, secdeden kalkarken de yine omzuna alırdı.(Buhari) “Bağış ve ihsanda çocuklarınızın arasını eşit tutun. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım.”derdi.(İbn-ü Hacer)

 

Zeyd İbnu Harise, Rasulullah (s)'ın azatlısıdır ve azatlılarının en meşhurudur. Üsâme de onun oğlu olduğu için Ebu Üsame diye  künyesi vardır. Rasulullah her iksisini de çok sevdiği için Hubbu Rasulullah (Allah Rasulünün sevgilisi) bilinirlerdi. Zeyd İbnu Harise, cahiliye devrinde bir baskınla kaçırılıp, Ukaz panayırında köle olarak satılmıştı. Hakim İbnu Hızam onu, halası Hatice  adına satın almıştı. Bilahare Hz.  Hatice, onu  zevci Muhammed’e, daha peygamberlik gelmezden önce  bağışlayacaktır. O sıralarda, henüz sekiz yaşında bir çocuktur. Zeyd'in babası oğlunun izini bulur, onu kurtarmak ister. Rasulullah, gitmek ya da kalmak hususunda serbest olduğunu bildirir. Zeyd babasıyla  dönmeyi istemez. Bu karara çok şaşıran babasına, “ben O’nda öyle bir şey gördüm ki ebediyen O’ndan ayrılmam” şeklinde açıklamada bulunur. Rasulullah'ın yanında kalmayı tercih eder. Aleyhissalâtu vesselâm onu azat edip evlatlık edinir.

 

Bir çocuk, kendisine kan bağı olmayan birinde nasıl bir içtenlik, nasıl bir yakınlık, sevgi, alaka ve saygı görmüştür ki, O’nu öz babasına tercih etmiştir? Üstelik babasını uzun zamandır görmediği ve özlediği halde. İnsan anlamakta güçlük çekiyor doğrusu. Ancak Hz.Peygamber(s)’in hayatı , kişiliği, sonsuz merhameti ve bütün insanlara beslediği eşsiz sevgisi düşünülecek olursa, bu anlaşılabilir. Sayılan sıfatların bir insanda toplanması ve bu gün belki de böyle modellerden yoksun oluşumuz bu güzide tercihi anlamamızı zorlaştırıyor.

 

Üsâme İbnu Zeyd, Rasulullah’ın terbiyesinde yetişmiş bahtiyarlardandır. Hz. Aişe der ki: “Üsâme bir gün kapının eşiğine takılıp düştü, alnı kanadı. Aleyhissalâtu vesselâm bana: "Şu  kanı temizleyiver!" dedi. Ben iğrenerek ağırdan almıştım. Rasulullah(s), o kanı emip püskürttü ve şöyle dedi: “Eğer Üsâme kız olsaydı, (ona güzel elbiseler) giydirir, takılar takar (onu cazip kılar)dım.”

 

İYİ MUAMELE VE SABIR

 

Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor: "Rasûlullah (s) buyurdular ki: "Mü'minler arasında imanca en kâmil olanı, ahlâkça en güzel olanıdır. En hayırlınız da ailesine hayırlı olandır." (Tirmizî; Ebu Dâvud)

İbnu Abbas anlatıyor: "Rasûlullah (s) buyurdular ki: "Sizin en hayırlınız, ehline karşı en iyi davrananınızdır. Ben aileme en iyi olanınızım.” (İbn-i Mace)

 

Rasûlullah(s) kadınlara iyi davranmayı emretmiş, en hayırlı kimsenin, hanımına en iyi davranan kimse olduğunu belirtmiştir. Şüphesiz "iyi davranma" izafi bir durumdur. Bu "iyilik"in içine öncelikle kadınların haklarına hakkıyla riayet gelir: Nafaka hakkı, tahkir edilmeme, hatalarını başına kakmama gibi hadislerde belirtilen haklara riayet. Ayrıca onların bir kısım huysuzlukları, kıskançlıkları karşısında sabretmek, terbiyelerinde iyi davranmak, geçimi iyi yapmak... hep kadınına karşı iyi olmanın içine girer. Ancak kişinin "en iyi" olması için kadınına karşı iyiliğin yetmeyeceği de açıktır. Ayet ve hadislerde, bunun için başka şartlar da sayılmıştır: Takva, zühd, amel-i salih... gibi. Şu halde o şartları yerine getiren, hanımına karşı da iyi olunca iyilikte kemale yaklaşmış olur. Rasûlullah(s)'ın zevcelerine karşı davranışları ile kadın hususundaki tavsiyeleri tahlil edilince bu "iyilik"ten kastedilen teferruat ortaya çıkarılabilir.

 

Rasulullah(s), “Kadın eğe kemiği gibidir, doğrultmaya kalkarsan, kırarsın. O’nu bırakırsan eğri olduğu halde istifade edersin.”(Buhari, Müslim) buyurarak sert, haşin davranışlardan uzak durmakla beraber, ilgi ve alakanın hiçbir şekilde kesilmemesi gerektiği ikazında bulunmuştur. Kadın erkekten daha hassas daha ince mizaca sahiptir. Hz.Peygamber(s) bu telakki ile, bazı fırsatlarda “zevcelerini camdan mamul şişeye teşbih” buyurmuştur.(Buhari, Müslim)

 

Öyle ise hoşa gitmeyen davranışlarına karşı anlayış ve müsamaha esas olacaktır. Ashaba  bir hatırlatması şöyledir: “Kadınlarınızı nasıl köle ya da hayvan döver gibi dövüyor, sonra da akşam olunca utanmadan, beraberce yatıyorsunuz?”(İbn-i Mace) Buna rağmen eşlerini dövenlere ya da dövmek isteyenlere, “Dövün (ancak bilin ki kadını) sadece şerlileriniz döver.” (İbn-i Mace)

 

Bilindiği üzere Hz.Peygamber(s) Hz.Hatice’nin vefatından sonra bir çok izdivaç yapmıştır. Birbirine rakip durumdaki hanımların geçinmesi ise pek zordur. Ancak Hz.Peygamber(s) sabrı, anlayışlılığı, kadını iyi tanımasından mütevellit, onları da birbirlerine yaklaştırmış, arkadaş olmalarına zemin hazırlamış, arada bir cereyan eden kıskançlık ve (birbirlerini) çekememezliklerine bazen gülümseyip geçmiş bazen küsmüş bazen uyarmıştır. İşte bunlardan bazıları.

 

Hz. Aişe anlatıyor: "Hz. Peygamber (s) balı ve tatlı şeyleri  severdi. Ayrıca, ikindi namazlarını kıldıktan sonra her gün kadınlarını teker teker ziyaret eder, her birine yaklaşır (sohbette bulunurdu.) Bu ziyaretlerinin birinde Hz. Hafsa’nın yanına girmişti. Bu defa onun yanında, her zamanki kaldığı mutad (alışılmış) müddetten fazla kaldı. Ben bunu kıskanarak sebebini Rasûlullah'ın diğer hanımlarından sordum. Bana: "Yakınlarından bir kadın Hafsa'ya bir okka (Tâif) balı hediye etti, Rasûlullah (s)'a ondan şerbet yapıp ikram etmiş olmalı, (o da  şerbet hatırına sohbetini biraz uzatmıştır)”  dediler. Ben: “Öyleyse, kasem olsun biz de ona mutlaka bir hile kurmalıyız!” dedim. Sevde’ye: “Hafsa'dan sonra sıra senin, O girince sana yaklaşacak. Sana yaklaşınca O'na:  “Ey Allah'ın Rasûlü! Sen megâfir (urfut denen ve meşeye benzeyen bir ağaçtan sızan pis kokulu püs'e denir) mi yedin?” diyeceksin. Ben biliyorum ki, O sana “Hayır!” diyecek. O zaman sen de: “Öyleyse senden  burnuma gelen bu koku da ne?” diyeceksin. Bir rivayette Hz. Aişe  şu açıklamayı yapar: "Rasûlullah (s) kendisinde kötü bir koku hissedilmesine tahammül edemez, buna çok üzülürdü, bu sebeple gerçeği itiraf ederek, muhakkak "Hafsa bana bal şerbeti ikram  etti" diyecek. O zaman sen kendisine “Demek ki arı, balını urfut ağacından almış”  diyeceksin. Senden sonra bana uğradığı zaman ben de böyle hareket edip aynı şeyleri söyleyeceğim. Ey Safiyye, sana uğradığı zaman sen de aynı şeyleri söyle! dedim.” Hz. Aişe anlatmaya devam etti:"Sevde (bilâhere bana) dedi ki: "Kendinden başka ilâh bulunmayan Allah'a kasem olsun, bana tenbih ettiğin şeyleri, Rasûlullah (s) kapıdan görünür görünmez, senden korktuğum için (unutmadan) hemen söylemek istedim.” Ne ise, Rasûlullah (s) kendisine yaklaşınca Sevde: “Ey Allah'ın Rasûlü meğâfir mi yediniz?” der. “Hayır!” cevabını alır. Bunun üzerine aralarında şu konuşma geçer: “Öyleyse bu koku da ne?”  “Hafsa bana bal şerbeti ikram etti.” “Demek ki arı urfut yemiş.” Hz. Aişe  anlatmaya devam ediyor: “Rasûlullah (s) bana uğrayınca ben de aynı şeyleri söyledim. Keza,  Safiyye'ye uğrayınca O da aynı şeyleri söyledi. Müteâkiben Rasûlullah (s) Hafsa'nın yanına girince:“Ey Allah'ın Resûlü sana  o şerbetten  ikram edeyim mi?” diye sorar. Hz. Peygamber (s): “Hayır, ihtiyacım yok!”  cevabını verir. Bu durumu işittiği zaman Sevde: “Allah'a kasem olsun balı O’na haram ettik!” dedi. Ben kendisine: “ Sus, (sesini çıkarma)” dedim.” (Buhârî)

 

 Hz.Âişe  anlatıyor: “Safiyye Bintu Huyeyy'in devesi hastalandı. Zeyneb Bintu Cahş'ın yanında fazla deve vardı. Rasûlullah (s) ona: “Safiyye'ye bir deve ver!” buyurdu. Zeyneb: “Ben bu yahudi kızına deve  mi verecek mişim?” diyerek reddetti. Rasûlullah (s) ona kızıp, Zilhicce ve Muharrem ayları ile Safer ayının bir kısmı boyunca küstü.”  (Ebû Dâvud)

Hanımların bazı kusurları ise eğitime fırsat olarak değerlendiriliyordu Hz.Peygamber(s) tarafından. Yine Hz. Aişe anlatıyor: "Safiyye gibi güzel yemek yapanı görmedim. Bir defasında Rasulullah (s) benim odamda iken, Safiyye ona yemek yapıp göndermişti. Çok şiddetli bir kıskançlık hissettim. Öyle ki beni bir titreme sardı, kabını kırdım. Rasulullah(s) “annenize kıskançlık geldi” buyurdu (ve başka hiçbir şey söylemedi). Sonra da pişman oldum ve: “Ey Allah'ın Rasûlü dedim, yaptığım bu hareketin keffâreti nedir?”, “Tabağa aynıyla tabak, yemeğe misliyle yemek!”  buyurdular.”  (Ebû Dâvud, Nesâî)

 

Hz. Âişe: “Ey Allah'ın Rasûlü, sana Safiyye'deki şu şu hal yeter!” demiştim. (Bundan memnun kalmadı ve): “Öyle bir kelime sarf ettin ki, eğer o denize  karıştırılsaydı (denizin suyuna galebe çalıp) ifsat edecekti.” buyurdu. Hz. Âişe  ilaveten der ki: “Ben Rasulullah (s)'a bir insanın (tahkir  maksadıyla) taklidini yapmıştım. Bana hemen şunu söyledi: “Ben bir  başkasını (kusuru sebebiyle söz ve fiille) taklit etmem. Hatta (buna mukabil) bana, şu şu kadar (pek çok dünyalık) verilse bile!”  [Ebû Dâvud, Tirmizî,]

 

EĞİTİM VE ÖĞRETİM

 

Rasulullah(s)’ın aile ocağı aynı zaman da bir mekteptir. Bu mektep, meselesi olan kadın-erkek bütün Medine’lilere açık idiyse de talebe olarak, öncelikle ümmühat-ı müminine aitti. Onlar buranın devamlı ve asli talebeleri idiler. Bu mektebe, nikahla yapılan kayıtla talim başlıyordu. Nitekim Rasulullah(s) hanımlarla evlenir evlenmez, gerekiyorsa ismini değiştirmiştir. Cüveyriye, Meymune isim değiştirenlerdendi. Hz.Peygamber(s) uygunsuz ismi sevmez, hanımlarına hoşlanmayacakları lakaplarla hitap etmezdi. Normal isimleri ne ise onunla hitap ederdi. “Ey Aişe!”, “Ey Zeyneb!” gibi. Rivayetler, Şifa adlı, muhacirundan, okuma yazma bilen bir kadını Hz.Peygamber(s)’in Hz.Hafsa’ya  yazı  ve bazı tedavi usullerini öğretmek üzere muallime olarak istihdam ettiğini haber verir.

 

Hz.Peygamber(s), hanımlarının yetişmesine gayret eder, hepsinin beraber olduğu akşam toplantılarında eğitici sohbetler yaparlardı. Ve Rasulullah(s)’ın refakatinde bilgilenen hanımlar, bilgi ve tecrübelerini diğer kadınlara (hatta Hz.Peygamber(s)’in vefatından sonra, kadın-erkek herkese) aktarmaya hazır hale gelirlerdi. Hz.Peygamber(s)’in ev halkı, şehir dahilinde ve haricindeki kadınları kabul eder,  itikadi konularla ilgili Hz.Peygamber(s)’in talimini onlara bildirerek, din eğitimindeki rollerini yerine getirirlerdi.

 

 Rasulullah(s) ailede gördüğü veya işittiği menfi durumlara her seferinde müdahale ederdi. Bir seferinde Hz.Aişe kız kardeşi Esma ile otururken, Rasulullah(s) içeri girer. Esma’nın üzerinde geniş kollu( yukarı sıyrılıp açılabilen ) bir elbise mevcuttur. Rasulullah(s) Esma’yı görür görmez derhal çıkar. Hz.Aişe Esma’ya : “uzaklaş, Rasulullah(s) sende hoşlanmadığı bir şey gördü” der. Esma çıkar. Rasulullah(s) tekrar gelince Hz.Aişe niçin çıktığını sorar. Hz.Peygamber(s) “görmüyor musun durumu, müslüman bir kadının şu kadarı görülebilir” der ve elleri ile yenlerini tutup, parmaklara kadar kısmını örter, sonra da elleri ile şakaklarını örter. Sadece yüzünü açık bırakır.”  Dikkati çekmesi gereken husus, hoşlanmadığı bu manzara karşısında bağırıp- çağırmamış, öfkelenmemiş, bunu eğitim fırsatı olarak değerlendirmiştir.

 

Rasulullah(s)’ın ailesinde çocukların talimi mühim meselelerden biridir. Doğumla birlikte çocuğun kulaklarına ezanın okunması, talim işinin ne kadar erken ele alınması gerektiğini sembolize eder. Fiilen talime konuşma yaşında ve Kur'an'ı Kerim’den ayetler ezberletilerek başlandığını şu rivayetler haber vermektedir: İbn-u Şuayb der ki, “Abdulmuttalip oğullarından bir çocuk konuşmaya başlayınca Hz.Peygamber(s) “ el hamdülillahi’llezi lem yettehir veleden ve lem yekun lehu şerike fi’l mülki” ayetini yedi sefer okutarak talim ederdi.

İlk öğretilecek şeyin Lailahe illellah olmasını da emreden Hz.Peygamber(s), akıl ve muhakemeye müteallik talimin temyiz yaşından itibaren sistematize edilmesini irşat buyurur. Bundan dolayı yedi yaşında çocuk namaza alıştırılır, on yaşından itibaren düzenli kılması beklenir. Aile bu noktada öyle hassas olmalıdır ki, çocuğu dövmeye mahal kalmayacak şekilde, on yaşına gelinceye dek namaz eğitimini tamamlamış olmalıdır. Ayrıca çocuğa yazı, yüzme, ata binme gibi diğer bilgilerin öğretilmesi de Hz.Peygamber(s)’in emirleri arasındadır.

 

Terbiyesinde olan çocuklara karşı davranışlarını, sevgi ve müsamaha üzerine bina etmiştir. Hatalarını tashihte de aynı yolda devam etmiş, azar, tenkit, tahkir, surat ekşitme gibi yollara baş vurmamıştır. Hz.Enes on yıl boyunca Hz.peygamber(s)’e hizmet ettiğini, hataları, yanlışları olduğunda bile hiç azar işitmediğini, bir kere olsun “of be” demediğini, “niçin böyle yaptın?, şöyle yapsaydın..” şeklinde eleştirmediğini rivayet eder.

 

Abdullah İbnu Amir anlatıyor: "Bir gün, Rasulullah (s), evimizde otururken, annem beni çağırdı ve:"Hele bir gel sana ne vereceğim!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm anneme: “Çocuğa ne vermek istemiştin?” diye sordu. “Ona bir hurma  vermek istemiştim” deyince, Aleyhissalâtu vesselâm: “Dikkat et! Eğer ona bir şey vermeyecek olursan üzerine bir yalan yazılacak!” buyurdular.”  (Ebu Davud)

 

Bu hadisin çocuk terbiyesiyle sıkı alâkası vardır. Yüce mürebbimiz, terbiyede hiçbir surette yalana  yer verilmemesini irşat buyurmaktadır. Bilhassa ağlayan çocuklara bazen yapılmayacak veya verilmeyecek şey vaat edilir, yahut da olmayacak şeyle korkutulur. Bunların hepsi neticede "yalan" olmakta birleşir. Rasulullah(s) bütün bunların haram olduğunu, çocuk terbiyesinde hiçbir surette yalana  yer verilmemesi gerektiğini ifade buyurmaktadır. Hadis, çocuğun, böyle basit durumda bile yalandan uzak tutulmasını vurguladığına göre, ciddi durumlarda yalana yer vermenin nasıl büyük bir hata ve yanlış olduğunu ifadede beliğ bir örnektir.

 

Hz.Peygamber(s) çocukların cemiyet şartları içerisinde yetişmesine dikkat ederek, aile dışı temaslara imkan vermiştir. Çocukların bir kısım hizmetlere koşulması, bayram, düğün, ziyafet, mescidin cemaati gibi içtimai tezahürlere iştirak ettirilmeleri, çocukların aile dışı kimselerle karşılaşmasına imkan vermekte, böylece içtimaileşmeleri gerçekleştirilmektedir. Bunların sünnette örneği çoktur.

 

ADALET

 

Rasulullah (s)'ın evlilik hayatı deyince ilk nazar-ı dikkate çarpan husus, birçok hanımla evlenmiş olmasıdır. Bu meseleye değinmekteki maksadımız çok evliliğinin en önemli sebebini vurgulamak ve zevceleri arasında gözettiği adaletin Kur'an'ı Kerim’le nasıl bütünleştiğini göstermektir.

 

 Hemen şunu belirtelim ki, yirmi beş yaşında iken, kendisinden on beş yaş büyük bir kadın olan Hz. Hatice ile evlenip elli küsur yaşına kadar onunla yetinen Hz. Peygamber'in İslam ahkâmının teşrî ve neşir safhası olan Medine hayatında çok sayıda kadınla evlenmesinin birinci sebebi peygamberlik vazifesi ile ilgilidir. Sünnetinin aile hayatında geçen safhasının tesbitini, onların kadınlara intikal ve neşrini bu hanımlar yapmıştır. Alimler, "Dünyanızdan üç şey sevdirildi..." diye açıklayıp bunlardan birinin, "kadın" olduğunu söyleyen hadisi açıklarken, kadınların Rasulullah(s) tarafından sevilmesini, onların "İslam'ın neşrine olan hizmetleri" sebebiyle izah ederler.

 

Çok kadınla evlenmede dikkat çeken bir diğer sebep siyasî  yöndür. Müteakiben görüleceği üzere Hz. Safiyye ile  evlilik, Hayber Yahudileri ile sıla-i rahm'e vesile olmuş, Cüveyriye ile  evlilik Benî Müstalik'ten yedi yüz kadar harp  esirinin bedava azatlıklarını sağlamıştır. Mekkelilerin lideri Ebu Süfyan'ın kızı Ümmü Habibe ile evlilik, Ebu Süfyan'ın bozulan Hudeybiye  Sulhü'nü yenileyebilmek için, kızını  bahane ederek Medine'ye gelmesine, Hz. Peygamber'in hane-i  saadetlerine kadar girmesine yol açmış, bu durum onun hasmane duygularını törpülemiştir. Diğer evliliklerinin her birinde tıpkı neşr-i din gibi siyasî bir yönün dahi varlığı inkar edilemez. Rasulullah'ın evlilik bağının siyasî yönünü nasıl kullandığını anlayabilmek için İslam'ın ilk baştaki kuruluş ve neşrini sağlayan siyasî  lider kadronun evlilik bağıyla  birbirine nasıl kenetlendiğini ibretle  tetkikte zaruret var: Hülefa-i Raşidîn denen bu çekirdek kadro, evlilik bağlarıyla birbirlerine perçinlenmiş gibidir. Hz. Peygamber (s), Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in kızlarını almış, onlara damat olmuştur. Hz. Osman ve Hz. Ali'ye kızlarını vermiş, onları kendine damat yapmıştır. Hz. Ali ile olan akrabalık bağının, Hz. Osman'daki eksikliğini, ona ikinci bir kızını da vererek telafi etmiştir. Hz. Hafsa ile evlenmeleri hususundaki teklife menfi cevap verdikleri için Hz. Osman ve Hz. Ebu Bekr'e karşı kırgınlık içine düşen Hz. Ömer'i memnun etmek ve öbürlerine karşı kalbinde yerleşecek bir gücenmeyi ve  bunun merkez kurmay kadroda  hasıl edeceği çatlağı  bertaraf etmek için Rasulullah'ın Hz. Hafsa'yla evlenmesi  fevkalâde siyasî bir ameliyedir.

 

Hz.Peygamber(s)’in sünnetindeki ideal olan ailevi değerleri( karı-koca münasebetleri, terbiyevi, irşadi, te’dibi siyaset, maddi-manevi ihtiyaçların karşılanması vs.) tesbitte, öncelikle bu iki evliliğin esas alınması gerektiği kanaatindeyiz: Hz.Hatice ve Hz.Aişe.

 

Çünkü, Hz.Hatice ile olan evlilikte siyasi ve teşrii mülahazalardan ziyade, beşeri mülahazalar hakimdir. Normal olarak evlenmelerde birinci derecede rol oynayan hissiyat-ı gariziyyenin insan üzerinde müessir olduğu gençlik döneminde Hz.Peygamber(s), sadece Hz. Hatice ile yetinmiş, ikinci bir evlilik ne yapmış  ne de düşünmüştür. Bu evliliğin elli yıl sürdüğü düşünülürse, bu bir ömürdür.

Hz.Aişe’ye gelince, Hz. Peygamber(s) en çok O’nu sevmiş, O’nu taktir etmiştir. Üstelik ailevi hayatla ilgili pek çok teferruat O’nun vasıtasıyla rivayet edilmiştir.    

 

Hz.Peygamber(s)’in Aişe’yi çok sevmesi ya da taktir etmesi aynı zaman da gayri iradi bir durumdu. Hiçbir insanın  kalbi temayüllere hakim olması söz konusu değildir, O (s)’ndan da beklenemez. Hz.Peygamber(s) bu nedenle , “farkına varmadan birini diğerlerinden çok sevebililrim, bu da haksızlık olur. Onun için ey Rabbim! Elimden gelmeyen bu hususta Senin rahmetine sığınıyorum” diyerek istiğfarda bulunurdu.

 

Hz..Aişe, “beraber kalma hususunda yaptığı taksimde Hz.Peygamber(s)’in hanımlar arasında hiçbirine imtiyaz tanımayıp,hepsine eşit davrandığını” kesin bir dille ifade eder. Sefere çıktığı zaman beraberinde gelecek hanımları da kur’a ile tesbit ederdi. Hayatının son günlerinde hanımlarının hücrelerini dolaşamayacak kadar hastalığı artınca, Hz. Aişe’nin yanında  sabit kalabilmek için, diğer hanımlarının rızasını almıştır.(İbn-i  Mace) Hz.Peygamber(s) hanımlar arasında uyguladığı adalet  ve eşitliğe hayatı boyunca riayet etmiştir. İki istisna var ise de,her ikisi de rızaya dayanır:

 

Birincisi, Hz.Sevde çok yaşlı olduğu için kendi arzusuyla gecesini Hz.Aişe’ye vermiştir.Hz.Peygamber(s) de bunu kabul etmiştir.

İkincisi ise,yukarıda zikrettiğimiz, hayatının son günlerinde Hz.Aişe’nin odasında kalmasıdır ki bütün hanımlar buna razı olmuştur.

 

Hz.Peygamber(s) adaleti gözetmesin de kim gözetsin? Bakınız O(s) ne buyuruyor: “Bir erkeğin nikahında iki kadın bulunur da, aralarında adalet gözetmezse, kıyamet gününde bir tarafı felçli olarak diriltilir.” (İbn-i Mace) Çünkü adalet Kur'an'ı Kerim’in emridir: “Bunlar arasında adaleti sağlayamayacak olursanız, o zaman bir kadın veyahut sahip olduğunuz cariye ile iktifa ediniz. Bu şekişlde adaletten sapmamağa daha yakın olursunuz.”(Nisa 4/3), “Ne kadar gayret ederseniz edin kadınlar arasında adalete güç yettiremezsiniz...” (Nisa 4/129)

 

Şunu belirtmekte fayda var. Müminlerin anneleri arasında kıskançlığın sevki ile cereyan eden hadiseler,onları birbirlerine karşı  insafsız olmaya sevk etmemiş, birbirlerini kötülemeye, aralarında uzun süren dargınlıklara sebep olmamıştır. Belki de, Rasulullah(s) her gece birinin evinde olmak üzere sistemleştirdiği akşam sohbetlerinden , bunu da hedeflemiş olmalıdır. Rasulullah(s)’ın bu siyaseti hedefine öyle ulaşmıştı ki, hepsinin en çok kıskandığı Hz.Aişe’nin aleyhinde değerlendirebilecekleri en iyi fırsat olan ifk  hadisesi sırasında, hanımların hiçbirinden menfi bir ima bile vaki olmamıştır.

 

Netice olarak inananlar aile yaşayışında da Hz.Peygamber(s)’i örnek alıp, önder edinerek saadete ulaşırlar. Çünkü Allah zü’l Celâl Kur'an'ı Kerim’de, “ Gerçek şu ki, allah’ı ve ahiret gününü (korku ve umutla bekleyen) ve O’nu her daim anan kimseler için Allah’ın elçisi güzel bir örnek teşkil eder.” (Ahzab 33/21), “Rasulün size verdiğini alın, yasakladığından da sakının.” (Haşr 59/7) buyurur.

 

 

 

 

İSTİFADE EDİLEN KAYNAKLAR

 

Afzalur RAHMAN, Siret Ansiklopedisi, İnkılab Yay.(Yeni Şafak) İstanbul 1996

M. Fethullah GÜLEN, Sonsuz Nur, Feza Yay. ( Zaman) İstanbul 1994

Prof. Dr. Muhammed HAMİDULLAH, İslam Peygamberi, İrfan Yay. İstanbul 1990

Prof. Dr. Ziya KAZICI, Hz.Muhammed’in Aile Hayatı ve Eşleri, İFAV, İsatanbul 1997

Prof. Dr.İbrahim CANAN, Aile Reisi ve Baba Olarak Peygamberimiz, Büşra Yay. İsatnbul 1993

Mustafa İSLAMOĞLU, Üç Muhammed, Denge Yay. İsatanbul 2001

Prof. Dr. İbrahim CANAN, Hadis Ansiklopedisi Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Akçağ Basım Yayım ve Pazarlama, Goldsoft  cd

 

 

 

 

 

       TİCARET VE MAÎŞET DÜNYASINDA HZ. PEYGAMBER

 

 

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Doğduğunda Mekke ve Kureyş'in Ticarî Durumu

 

Peygamberimiz (s.a.s.)'in doğduğu Mekke şehri, etrafı dağlarla çevrili, ziraate tümüyle elverişsiz, çöl ortasında bir şehir idi. Bu şehrin Hz. İsmâil (a.s.)'den beri çok önemli bir yerleşim yeri olması, O'nun babası İbrâhim (a.s.) ile birlikte Allah'ın emri ile inşâ etmiş oldukları Allah için bir ibâdet merkezi olan Kâbe'nin bir câzibe alanı olmasındandı. Her yıl, uzaktan yakından çok sayıda insan Kâbe'yi ziyarete gelir, yerleşik nüfusun çok fazlasında olan bu ziyaretçiler şehirde canlanmaya sahne olurdu. Bu ziyaretler, Mekke'nin ekonomisine de büyük katkıda bulunur, ticaret, etrafındaki şehirlere oranla çok büyük çapta gelişme gösterirdi. Mekke civarında senenin belli aylarında panayırlar, ticarî fuarlar kurulurdu.

 

 

Bütün Arap kabileleri, Kâbe'nin muhâfızları olarak Kureyş'e büyük saygı duyduğundan diğer Arap kervanlarına nazaran Kureyş'inkiler büyük avantaja sahipti. Kureyş kabilesi, Suriye, Irak, Yemen ve Habeşistan gibi ülkelerden ziyaret izni ve güvenlik garantileri almışlar, bu ülkelereri çeşitli yerlerine kervanlarını rahatsa götürübilme imkânlarına sahip olmuşlardı. Hz. Peygamber'in büyük dedesi Hişam, doğu ülkeleri ile Suriye ve Mısır arasında Arabistan'dan geçerek yapılan uluslar arası ticarette yer almayı düşünüp başarmıştır. Mekke'nin en asil kabilesi olan Kureyş'e mensup insanların, hac mevsiminde değişik yerlerden gelen hacılara yaptıkları hizmetler sebebiyle saygı ile anılmalarına sebep oluyordu. Onlara ait malların yollarda çalınması konusunda hiç endişe duymuyorlardı. Üstelik diğer kervanlardan alınan, oldukça ağır geçiş ve ticaret vergileri de Kureyş kabilelerinden alınmazdı. Bu imkânlarla uluslar arası ticaret sebebiyle komşu ülkelerin insanları ve farklı medeniyet ve kültürü ile doğrudan ilişki kurma fırsatına sahip olduklarından, Kureyş'in eğitim, kültür ve bilgi standartlarını hiçbir Arap kabilesiyle karşılaştırılamayacak şekilde yükseltmişti. Kureyş, Fil vak'asına kadar ticaret ile büyümeye ve zenginleşmeye devam etti. Aynı yıl, Peygamber (s.a.s.) doğdu. Allah, bu Ebrehe ordusunu herkesi şaşkınlığa düşürecek şekilde İlâhî mûcizesi ile ebâbil denilen küçücük kuşlar vâsıtasıyla bozguna uğrattı (Bkz. 105/Fîl, 1-5). Böylece Allah Kâbe ile birlikte onun hizmetçisi ve koruyucusu Kureyş'i de yok olmaktan korumuş ve diğer kabilelerin gözünde itibarlarını ve Kâbe muhâfızları olarak şereflerini arttırmıştır. İşte, Peygamberimiz'in ilk ticaret hayatına başladığında, bu atmosfer ile Kureyş'in gücü ve zenginliği devam ediyordu.        

 

Dedesi Abdü'l-Muttalib'in ölümünden sonra Peygamberimiz, Kureyş'in diğer liderleri gibi Mekke halkının geçim kaynağı olan ticaretle meşgul olan amcası Ebû Tâlib'in yanında yaşamaya başladı. Ebû Tâlib, Mekke'den Suriye'ye giden bir ticaret kervanı ile Şam'a gidiyordu. Rasûlullah (s.a.s.) o zaman henüz dokuz yaşındaydı. Onu hiç kırmayan amcasına sarılan Muhammed (s.a.s.)'i de bu yolculukta yanına aldı. İbn Hişam ve Tirmizî'nin rivâyetine göre, kervan Suriye'de Busra denen mevkîye vardığında orada konakladı. Manastırda Bahira adında bir râhip vardı. Ebû Tâlib onunla görüştü, râhip onları yemeğe dâvet etti. Bu meyanda Hz. Muhammed (s.a.s.)'i görünce dikkatini çekti. O'nda peygamberlik alâmetlerini sezdi. Ebû Tâlib'e: "Kardeşinin oğluyla geri dön, yahûdilerden onu görüp zarar vermelerinden korkarım" dedi. Ebû Tâlib de yeğeni ile geri döndü. İşte Hz. Peygamber'in ilk dış gezisi bu şekilde Suriye'ye olmuştu.

 

Amcasının evinde büyüyen Muhammed (s.a.s.), ondan ticarî işler konusunda birtakım tecrübeler edinmişti. Büyüdüğünde, amcasının o kadar zengin olmadığını, beslemek zorunda olduğu büyük bir ailesinin olduğunu anlayınca, Mekke'de kendi adına ticaret yapmaya başladı. Genelde bilindiğinin aksine; ticarî hayata Hz. Hadîce ile müşterek çalışmaya başlamasından çok önce girmiştir. Mekke'de küçük çapta işler yapardı. Bir yerden mal alır, başkalarına satardı. Bu, Hatîce ile çalışmaya başlamadan önce başkalarıyla ticarî ortaklığa girdiğini gösteren sonraki olaylar ile te'yid edilmiştir. Kureyş'in bir ferdi olarak O'nun da geçimi için kabilesinin diğer fertleri gibi aynı mesleği, yani ticareti benimsemesi gâyet doğaldı. Kendi adına ticaret yapacak sermayeye sahip olmamasına karşılık, kendi sermayelerini işletemeyecek olan, fakat dürüst insanlarla ortaklık yapmak isteyen sermaye sahibi birçok zengin, dul ve yetime ait büyük bir sermaye birikimi bulunuyordu. Dolayısıyla Hz. Muhammed (s.a.s.) için sâbit bir maaş karşılığı veya kâr ortaklığı yoluyla iş hayatına girmesi yönünde birçok imkânlar vardı. Hz. Hadice, Mekke'de temsilcileri vâsıtasıyla iş yapan zengin hanımlardan biriydi. Muhammed (s.a.s.) çocukluğundan beri çalışkan ve dürüstlüğü sebebiyle halk arasında "el-Emîn" (güvenilir) ve "Sâdık" (doğru) isimleriyle tanınırdı. Böylece O'nu güvenilir ve kâr getirici bir ortak olarak gören Hadîce de bazen ücretle, bazen de kârdan pay vererek Hz. Muhammed (s.a.s.)'i birçok defalar kuzeydeki ve güneydeki değişik pazarlara, ticarî seferlere göndermişti.

 

Hz. Peygamber onun sermayesiyle pek çok ticarî sefere çıktı. Bunlardan biri çok meşhurdur ki; bu seferin sonunda Hadice O'na hizmetkârı vâsıtasıyla evlenme teklifinde bulunmuştu. Bu sefer, Suriye'de Busra'ya yapılmıştı. Bu geziye çıktığında yaşı 25 civarında idi. Hz. Hadice ile Suriye seferi için anlaşmasından önce Hz. Peygamber'in tâcirliği ve dürüstlüğü ile, özel olarak ticarî piyasada, genel olarak da Kureyş'te büyük bir isim yaptığı anlaşılmaktadır. Yaptığı ticaretin çoğunluğunu Yemen'e yaptığı ve bu gâye ile oradaki ticarî merkez ve ticarî fuarlara çok sayıda katıldığı bilinmektedir. Hz. Hadice için buralara dört sefer yapmıştır. Hz. Peygamber'in Arap yarımadasının doğu kısmında yer alan Bahreyn'e de birkaç sefer yaptığı bilinmektedir.

 

Özetle ifade edebiliriz ki; Hz. Peygamber, ticarî işlere oldukça genç bir yaşta, muhtemelen 17-18 yaşlarında başlamıştır. Herhangi bir dürüst ve kendisine saygısı olan kişi gibi,  maddî açıdan zengin sayılamayacak durumda olan amcasına daha fazla yük olmaktan hoşlanmamış ve ticarete atılmıştır. Bu sebeplerle de komşu ülkele, özellikle Yemen, Bahreyn ve Suriye şehir ve kasabalarına ve muhtemelen Habeşistan'a gitmiştir. Muhakkak ki O, hayatını helâl yoldan kazanma arayışı içinde çok gayret sarfetmiştir. İş hayatına, bir sermaye sahibi birinin ortağı olarak veya belirli bir ücret karşılığında çalışan bir kişi olarak başlamış olmalıdır. Daha sonra, bu sahada kazandığı tecrübelerle ve doğruluğunun, dürüstlüğünün çevreye yayılması üzerine yukarıda sözü edilen Hz. Hadice'nin O'nu birçok kere maaş karşılığı ticaret için çeşitli yerlere göndermesi ve sonra aynı amaçla büyük bir meblâğla Suriye'ye göndermesi olayında olduğu gibi, kendisine diğer insanların sermayesi ile iş yapması teklif edildi.

 

Bu olaylar, O'nun çocukluğunda küçük bir ücret karşılığında Mekke halkının koyunlarına çobanlık yaptığını öğrendiğimizde (Buhârî, İcâre 2; Muvattâ, 18 -2, 971-; İbn Mâce, Ticârât 5, hadis no: 2149) daha bir gerçeklik kazanıyor. Hz. Peygamber, büyürken, gençliğinin ilk dönemlerinde ticarî hayatına muhtemelen sâbit ücretler karşılığında başlamıştı. Daha sonraları bu tarz ticareti, Yemen pazarlarına düzenlediği her seferin sonunda aldığı bir deve karşılığında Hz. Hadice için birkaç defa yapmıştı. Bu sebeplerden dolayı Peygamberimiz, hayatının gençlik dönemlerinde sâbit ücret karşılığında Hz. Hadice de dâhil, Mekke'nin farklı zengin insanlar için ticaret yapıyor görmemiz gâyet normaldir.

 

Günün birinde genç Hz. Muhammed (s.a.s.), birisyle ticarî bir anlaşma yaparken, aralarında bir problem çıktı; bunun üzerine karşısındaki O'ndan iddiâsını ispatlaması için "Lât ve Uzzâ" putları üzerine yemin etmesini istedi. Bunun üzerine O "hiçbir zaman bunu yapmadım. Yolum o heykellerin yakınlarından geçse, kasden onlardan kaçınıyor ve değişik bir yol tutuyorum" buyurdu. O'nun tavrından oldukça etkilenen adam "Sen doğru ve âdil birisin. Söylediklerin de hakikattir. Allah için, sen, bilginlerimizin ve kitaplarımızın sözünü ettiği kişisin" dedi (İbn Sa'd, c. 1, s. 130).

 

Tarihî kayıtlarda O'nun Said bin Ali Saib ile ortak ticaret yaptığından söz edilir. Mekke'nin fethinden sonra Saib O'nu ziyârete geldiğinde ashâb onun iyiliğinden söz edince Peygamberimiz (s.a.s.), onu herkesten daha iyi tanıdığını ifâde etti. Onu sevgiyle karşılayarak "gel, gel, hoş geldin kardeşim ve benimle hiçbir zaman tartışmayan ticaret ortağım!" buyurdu. Saib de gençliğinde Peygamberimiz'le ortaklık yaptığını ve O'nun ticaret hesaplarını her zaman dürüstçe tuttuğunu anlattı.       

 

Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Hz. Hadice ile evlenmeden önce, Suriye ve Yemen'de çeşitli yerlere Hz. Hadice adına seferlere çıktığı konusunda hiçbir şüphe yoktur. Bununla beraber, maîşetini temin için benzeri ticarî gezilere defalarca çıktığı muhtemeldir. Zaten O'nun gibi dürüst bir genç adamın, vaktini amcasının yanında boş geçirdiğini düşünmek imkânsızdır. Çok küçük yaşlarda iken bile amcasının omuzundaki geçim yükünün birazını almak için Kurey'te çobanlık yaptığı bilinmektedir. 25 yaşına gelineceye kadar yaşlı amcasına bir yük olarak işsiz-güçsüz gezdiğini nasıl umabiliriz? O'nun karakteri ve ahlâkı da göz önüne alındığında, tüm deliller, en meşhurları Said bin Ali Saib ve Kays bin Saib olmak üzere birçok kişilerle ortak olarak veya kendi adına çeşitli ticarî faâliyetlerde bulunduğunu göstermektedir. Yine eldeki kaynaklar bu amaçla Hz. Hadice kendisini ticarî işleri için seçmeden önce Yemen'e ve kasabalarının pazarlarına birkaç sefer yaptığını göstermektedir. Peygamberimiz'in mizacında genç bir adamın gençliğinde bu tarz ticarî işlere girmiş olması gâyet mâkul ve olağandır.

 

Hz. Muhammed (s.a.s.) gibi bir insanın, gençliğinde ve hatta oldukça erişkin bir yaşta maîşeti için başkalarına bağılmı bir hayat sürmesi hiçbir zaman ileri sürülemez. Peygamberimiz'in Hz. Hadîce ile anlaşma yapmadan ve Ebû Tâlib'in konuşması ve isteği vuku bulmadan önce en azından Yemen'e birkaç ticarî sefer yapmış olması kuvvetle muhtemeldir. Bahreyn'e yaptığı birkaç sefer, Abdul Kays heyetinin liderine "Sizin topraklarınızı ayaklarımla çiğnedim" buyurması ile kendi ağzından te'yid edilmiştir. Bu ifâde, Peygamberimiz'in ticarî amaçlarla Bahreyn'e birkaç kez gittiğini açıkça göstermektedir.

 

Evlilik Sonrasında Ticârî Meşgaleleri: Hz. Muhammed (s.a.s.), Hz. Hadîce ile evlendikten sonra, bu kez işin idârecisi ve hanımının ortağı olarak ticarete eskisi gibi devam etti. Buna bağlı olarak komşu ülkelerin ve ülkesinin çeşitli ticarî merkezlerine ve panayırlarına pek çok kereler yolculuk yaptığı kesinlik kazanmaktadır. Evlendiği 25 yaşından itibaren peygamberlik görevi kendisine tevdî edilinceye, yani 40 yaşına kadar Arap yarımadasının değişik bölgelerine ve Yemen, Bahreyn, Irak, Suriye gibi sınır komşusu ülkelere ticarî seferlere gitti; yani bugünkü tâbirle ithâlat ve ihrâcat işiyle meşgul oldu.

 

Otuz yaşlarının sonuna doğru, daha çok tefekküre vakit ayırdığı bir gerçektir. Bunun için Hira dağında (Cebel-i Nûr) günler, haftalar geçirmiştir. Ancak daha önceki dönemlerinde otuzlu yaşlarının ortasına kadar normal bir ticaret adamı gibi çalışmıştı. Evlendikten sonra yaptığı üç ticarî gezisi tesbit edilmiştir. Bunlar sırasıyla Yemen, Necd ve Necran'adır. Bunun yanında O'nun hac mevsiminde Ukaz ve Zü'l-Mecaz panayırı (ticarî fuarları) zamanında yoğun ticarî faâliyetlerde bulunduğu bilinmektedir. Diğer zamanlarda da Mekke çarşısında toptancılık işiyle uğraştığı rivâyet edilmektedir.

 

Alış-verişleri: O'nun peygamberlik öncesinde ve sonrasında hem Mekke ve hem de Medine'deki ticarî muâmeleleri hakkında geniş mâlûmât vardır. rivâyetlerde alımlarından bahsedildiği gibi satış işlerine de yer verilmiştir. Peygamberliğin gelişi ile Hicretin vukuuna kadar satımdan çok alım akdi yaptığı bilinir. Medine'ye hicretinden sonra ise satış muâmeleleri oldukça az olup bunlardan sadece üç tanesine hadis metinlerinde yer verilmiştir. Alışlarına ise hayli fazla diyebileceğimiz örnekler verilir.               

 

Hz. Peygamber, hicretten sonra bazen vekil aracılığıyla, bazen de kendisi başkalarına vekâleten ticaret yapmıştır. Ama iş hayatının çoğunda kendisi vekiller kullanmıştır. Rehin karşılığında veya rehinsiz borç alır, peşin veya borçla mal alırdı. Ölen insanların borçlarının ödenmesine de kefil olurdu. Gelirinden sadaka/zekât verdiği bir miktar toprağı vardı. Peygamberlik gelmeden önce birçok ticarî iş yaptığı halde, İlâhî mesajın kendisine tevdî edilmesinden sonra bu işler devamlı azalma çizgisi göstermiştir. Medine'ye hicretinden sonra çok az satış yaparken, birçok alım yapmıştır. Hicretten sonra birçok kişiden borç almıştı. Ama çok cömert bir borçlu idi; zira iyi niyet ve teşekkür belirtisi olarak her zaman borcundan fazlasını geri öderdi ve ayrıca o kişiye; "Allah evini ve servetini korusun. Borç için hediye, Allah rızâsı ve borcun geri alınmasıdır" şeklinde duâ ederdi (Zâdu'l-Meâd)

 

Bir defasında birisinden kırk sâ'/ölçek borç almıştı. Adam daha sonra muhtaç duruma düşünce Rasûlullah (s.a.s.)'a gelerek alacağını istedi. Adam bir şey söyleyecekken Rasûlullah (s.a.s.): "İyilikten başka hiçbir şey söyleme; çünkü borcunu ödeme bakımından ben borçluların en iyisiyim" diyerek kırk sâ' borcuna karşılık, kırk sâ' da onun iyi niyetine teşekkür şeklinde bir jest olarak seksen sâ' ödemiştir. Yine bir gün bir deve satın almıştı. Devenin sahibi sonradan gelerek, çok kaba sözlerle parasını isteyince, ashâb hemen onu yakaladı. Fakat Hz. Peygamber: "Onu bırakın. Bir hakkın sahibinin (yani alacaklının) konuşmaya hakkı vardır" buyurdu ve borç aldığı deveden daha değerli bir deve verdi. Adam: "Bana borcunu tam ödedin, Allah da sana ödesin" dedi. Bunun üzerine Allah'ın Rasûlü: "En hayırlınız, borcunu en iyi ödeyendir." Buyurdu. (Buhârî, İstikrâz 4,6, 7, 13; Müslim, Müsâkat 118-122, hadis no: 1600, 1601). Bir seferinde ise aldığı malın karşılığın ödeyecek parası yoktu. Sonra o malı satarak kârını Benî Muttalib'in dullarına harcadı ve "bundan sonra karşılığını ödeyecek param oluncaya kadar hiçbir şey satın almayacağım" (Ahmed bin Hanbel, I/235, 323; Ebû Dâvud) buyurdu. Başka bir gün, bir alacaklısı oldukça sert sözlerle alacağını isteyince Hz. Ömer onun üzerine yürüdü. Peygamberimiz (s.a.s.): "Ey Ömer, dur! Benden borcumu ödememi, ondan da sabırlı olmasını istemen daha doğru olur" buyurdu (Zâdu'l-Meâd). 

 

Ticaretinin Prensipleri: Ö'nun ticareti diğer insanlarınkinden farklıydı. O, sadece hayatını kazanmak, yani geçimini helâl yoldan sürdürmek istiyor; zenginlik ve servet biriktirmek gibi arzular peşinde koşmuyordu. Çünkü bu ticarî işler, o devirde dürüst para kazanılabilecek ender işlerdendi. Kazandıkları ancak hayatını idâme ettirmesine yeterli oluyordu. Ancak, ne olursa olsun, her yaptığı işi en mükemmel bir şekilde ve "el-Emîn" ve "Sâdık" vasıflarına uygun şekilde yapıyordu.

         

Peygamberimiz, iş hayatını gâyet âdil ve dürüst olarak sürdürdü. Alışveriş yaptığı hiçbir kimsenin şikâyetine meydan vermedi. Her zaman sözünü tutar, müşterilerine söz verdiği nitelikteki malı tam zamanında teslim ederdi. Henüz çok genç yaşlarda dürüst ve doğru sözlü bir tâcir olduğu şeklindeki ünü her tarafa yayılmıştı. Diğer insanlarla olan ilişkilerinde daima büyük bir sorumluluk ve dürüstlük anlayışına sahip olmuştur. O, yalnızca hakkaniyet ve dürüstlük esaslarına dayalı bir ticaret yapmakla kalmadı, doğru ve âdil ticarî muâmeleler konusundaki temel ilkeleri de vaz' etti. İlişkilerindeki dürüstlük, adâlet ve doğruluk bütün tüccar ve işadamları için takip edecekleri ebedî kurallar haline geldi. Ticarete ilk atıldığı zamandan beri, diğer insanlarla olan işlerinde daima sorumluluk ve dürüstlük göstermiştir. Bu konuda kendisi ile ticaret yapmış insanların çeşitli nakilleri bulunmaktadır: Abdullah bin Hamza, O'nunla bir alışverişe başladığını, fakat daha ayrıntıları belirlemeden âcil bir işinin çıkmasıyla hemen ayrılmak zorunda kaldığını anlatmaktadır. Geri dönmeye söz verdiği halde unuttuğu için, ancak üç gün sonra hatırlayarak oraya koşmuş ve Hz. Muhammed (s.a.s.)'in orada üç gün boyunca beklediğini belirtmekten başka hiçbir şey söylemediğini belirtmiştir. O'nun cömertliği ve âdil kişiliği sadece kendi çağındakilere değil; kendinden sonra gelen bütün insanlara da ticarî münâsebetler için temel prensipler olarak kabul görmüştür.  

 

Hz. Peygamberimiz, ticaret yaptığı insanlara karşı çok nâzikti ve ashâbının da öyle davranmasını isterdi. Âllah'ın Rasûlü, peygamberliğinden önce de sonra da ticarî işlerinde devamlı dürüst olduğu gibi; ashâbına da aynı şekilde davranmalarını tavsiye etmişti. Medine'de devletin başına geçince ticarî sahadaki bütün sahtekârlık, fâiz, şüphe, belirsizlik, haksız kazanç, sömürü, karaborsa gibi unsurları çıkarıp atmıştır. Ağırlık ve uzunluk ölçülerini standartlara bağlayarak insanların, güvenilirliği şüpheli ağırlık ve uzunluk birimlerini kullanmasını yasaklamıştır.

 

Maîşet Temini Açısından Ticâretin Önemi: İslâm'da rızık temin etmenin en faziletli yolu cihad'tan (ganimetten) sonra ticarettir. Sonra ziraat ve sonra da zanaattır. Bütün bu rızık temin etme yollarında alış-veriş işlemi sözkonusu olmaktadır.

 

İnsanlara hizmet anlayışıyla yapılan bu mânâdaki ticareti İslâm hem meşrû hem de makbûl saymıştır. Ticaret hakkında Allah'u Teâlâ şöyle buyurur: "Allah, ticareti helâl, ribâyı da haram kıldı." (2/Bakara, 275). Devrinin en güvenilir tâciri olan Peygamberimiz de bu konuda şöyle der: "Güvenilir, doğru ve müslüman tâcir, kıyamet günü şehidlerle beraberdir." (İbn-i Mâce, Ticârât, 1). Hadîs-i Şerîfi de dürüst ticaretin sahibine ne kadar sevap kazandıracağını belirtmektedir.

 

İslâm'a göre ticaret; değerli olan bir malı, değerli olan bir diğer mal veya para karşılığında değiştirmektir. Dinimizin ticarette gözettiği gaye, her ne pahasına olursa olsun kazanmak değil, insanlara, ihtiyaçları olan faydalı eşyayı temin ederek hizmette bulunmak, bu vesîle ile de normal, meşrû bir kazanç sağlamaktır. Meşrû bir ticarette şu özellikler bulunmalıdır:

1) Alan ve satanın rızası,

2) Karşılıklı iyi niyet ve dürüstlük,

3) Ticaretin, taraflardan birine veya başkalarına zarar vermemesi.

Doğu kültürünü yansıtan bir alışveriş anı.

Ticarette bulunması gereken bu vasıfları Kur'an şöyle zikreder; "Ey îman edenler! birbirinizin mallarını haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yeyin, (haram ile) nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz size merhamet eder. Bunu, kim aşırı giderek haksızlıkla yaparsa onu ateşe sokacağız. Bu, Allah'a kolaydır." (4/Nisâ, 29-30).

 

Hz. Muhammed (s.a.s.) Peygamber olduğu zaman Hicaz'da Arapların çoğu ticaretle uğraşıyordu. Peygamber (s.a.s.) vahiy gereği olarak düzenleyici bazı hükümler getirerek dürüst bir piyasanın teşekkülünü sağladı. Peygamberimiz, kendisi örnek bir tüccar olduğu gibi, ashâbına ve tüm müslümanlara ticaretle ilgili çeşitli tavsiye ve emirlerde de bulunmuştu. İşte onlardan bazıları:

 

"Ticarette çok yemin etmekten sakının. Çünkü yemin sürümü artırır, fakat bereketi yok eder." (Müslim, Müsakat, 27).

 

"Allah'ın rahmeti, satarken, alırken ve iddiâ ederken yumuşak olan kimseyedir." (Buhârî) buyurmuştur. Yine Buhârî'nin rivâyet ettiği bir hadiste şöyle buyrulur: "Alışverişte yemin, malın sürümünü arttırsa bile, hakikatte kazancın bereketini giderir." (Müslim, Müsâkat, 131, 133, İman 117; Buhârî, Büyû' 26)

 

Ebû Zer'den rivâyet edildiği üzere Rasûlullah (s.a.s.): "Üç sınıf vardır ki kıyâmet gününde Allah Teâlâ bunlara iltifat buyurmaz, yüzlerine bakmaz, onları temize çıkarmaz; onlar için can yakıcı bir azâp vardır" buyurdu. Peygamberimiz, hüsrânda kalanlardan birinin, "malını yalan yere yemin ederek satan" olduğunu belirtmiştir (Müslim). Yine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Sizden önce bir adam vardı. Bir melek onun ruhunu almaya geldi. Melek ona; 'hayatında hiç iyilik edip etmediğini' sordu. O da bilmediğini söyledi. Düşünmesi söylendiğinde, ihtiyacı olanlara borç verdiğini, zenginlere ödemeleri için zaman tanıdığını, fakirlerin borcunu ise affettiğini söyledi. Bunu üzerine Cennete götürüldü." (Buhârî, Büyû' 18, Enbiyâ 50; Müslim, Müsâkat 31, hadis no: 1562; Nesâî, Büyû' 104). Bir diğer hadiste de şöyle buyrulur: "Dürüst ve güvenilir tâcir peygamberler, sıddâklar ve şehidlerle beraberdir." (İbn Mâce, Ticârât 1) "Kıyâmet gününde tüccarlar kötüler olarak dirilecektir; Allah'tan korkanlar, dürüstler ve hakikati konuşanlar hâriç" (Tirmizî, İbn Mâce, Dârimî)

 

Allah, Helâl Rızık İçin Çalışanları Sever: Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah elinden iş gelen sanatkâr mü’min kulu sever” (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, II/290). Evet, böyle. Zira, başka türlü demesi mümkün değildir. Çünkü Allah Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:   “De ki: İstediğinizi işleyin; Allah, peygamber ve mü’minler işlediklerinizi görecektir” (9/Tevbe, 105). Yani bir kısım kriterlerle, kıstaslarla, işlediğiniz şeyler değerlendirmeye tâbi tutulacaktır. Mahşerde yapılan bütün işler sergilenecek ve herkes gelip, "buna bir iş denir mi denmez mi?" diye teftiş mâhiyetinde bakacaktır. İşte insanlar, bu mülâhaza ile amel etmeli, çalışmalıdır. Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: “İş yaptığınız zaman, Allah o işte itkan etmenizi yani sağlam, ârızasız ve kusursuz yapmanızı sever.” (Kenzu’l-Ummâl, III/907). Söz konusu ettiğimiz âyet (9/Tevbe, 105), ilme teşvik prensipleri adına üzerinde durulması gereken mûcizelerdendir. Allah Rasûlünden benzer bir teşvik ise şöyledir: “Allah sanatkâr, mü’min kulu sever.” "Şüphesiz Allah, güzeldir, güzeli/güzel işi sever." (Müslim, İman, I/93; İbn Mâce, Duâ 10) "Şüphesiz Allah, her şeyde ihsânı/iyilik ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır)..." (Müslim, Sayd ve'z-Zebh 57; Ebû Dâvud, Edâhî 12). "Kendinize göre makbul bir iş yapınız. Sırf başkalarına rekabet olsun diye yapmayınız..." (Tirmizî, Birr 63) "Kovandaki suyu, isteyenin kabına boşaltmak ve mü'min kardeşine güler yüzle konuşmak gibi de olsa, iyi, güzel ve doğru hiçbir sözü, işi ve davranışı küçümseme (yapabilirsen hiç durma, yap)!" (Ebû Dâvud, Libas)

 

Evet Allah, şeriate uygun ve meşrû dairede çalışan, didinen, yorulan ve kazananları sever. Hz. Peygamber'in dünyasında ve O’nun amel ve aksiyon anlayışı içinde çalışma, amellerin en faziletlisi ve Allah sevgisine en çabuk ulaştıranıdır. O asla, “râhipler gibi kiliselere kapanın, evlenmeyi terkedin, yemeyi içmeyi bırakın, dünyayı boş verin, tâ Allah’a vâsıl olasınız...” dememiştir. Allah Rasûlü, insanlardaki evlenme ve hemcinsine alâka duyma duygusunu güdükleştirmemiş, saptırmamış, hapsetmemiş dolayısıyla da depresyonlara sebebiyet verecek yollara girmemiştir. O, bu duyguyu, olumluya,, meşrûya kanalize etmiş ve bu noktada dahi, Ümmet-i Muhammed’i, Allah’ın rızâsına ve hoşnutluğuna ulaştıracak yollar göstermiştir. O’nun terbiyesi; fıtratı, karakteri yönlendirme ve ona yaratılış gâyesine uygun hedefler bulma istikametinde olmuştur.

 

Ticaret, Ziraat ve Cihad: İşleri dengeleme mevzunda da O’nun eşi menendi yoktur. Bir hadis-i şeriflerinde O şöyle buyurur:  “Siz kendinizi îne alışverişine saldığınız; sadece ziraatle iktifa ettiğiniz; sığırlarınızın ardına takılıp gittiğiniz (yani sadece hayvancılıkla uğraştığınız) ve cihadı terkettiğiniz zaman, Allah sizin başınıza öyle bir mezellet indirir ki tekrar dininize dönmedikçe de bu mezelletten kurtulamazsınız.”  (Ebû Dâvud, Büyû’ 54; Ahmed bin Hanbel, II/84) buyurmaktadır. Îne alış verişi: Bir şahsın, diğer bir şahıstan veresiye bir şey satın alıp, sonra da aynı adama onu çok daha ucuza satması şeklinde ta’rif edilmiştir ki, birçok tarifinden sadece bunu vermek yeterli olur. Bu, ister kapalı bir fâiz sayılsın, ister başka bir spekülasyon, Rasûlullah'a göre sakıncalıdır. Bu hadisin bize anlattığı, işaret ettiği hususları ancak, sanayî devrimi ve sanayî hareketlerinden sonra anlayabildik. Onu da doğru anlayabildiysek. Cihadı, zâten unutmuştuk; sanayî derken ziraat ve hayvancılığı da ihmal ettik ve kendimizi bir başka dengesizliğin uçurumunda bulduk.

 

Oysa ki, yapılacak şeyi, hem de 14 asır evvel Allah Rasûlü haber veriyordu. Ve O, her meselede olduğu gibi, bu meselede de fevkalâde dengeliydi. Elbette ki, ziraat ve hayvancılık olacaktır. Nitekim bu tür çalışmaları teşvik eden hadis-i şerifler de vardır. Ancak, bütün himmet ve gayreti bunlara ayırmak; işte doğru olmayan budur. Şehir hayatına karışmadan, bir dağa çekilip, kendi ibâdet anlayışı ve duygularıyla baş başa kalmayı arzulayan insandan tutun da, teşebbüs gücünden mahrum ziraatçı ve hayvancıya kadar şümûlü olan bu ifade, bize önemli bir iktisat ve ekonomi dersi vermektedir. Ayrıca, dünya ölçüsünde yerinizi almak için, gerekli caydırıcı gücü elde tutmadığınız, cihadı terkettiğiniz veya cihadı terkedip de, devlet oluşturamadığınız, gücünüzü ve dünyadaki değerinizi kaybettiğiniz zaman Allah, size altından kalkamayacağınız bir mezellet/rezillik musallat edeceğini, mağlûbiyetler, esâretler, tahakkümler altında kalıp ezileceğinizi de hatırlatmaktadır ki, bu durum, yeniden dine dönüp, İslâm’ı hayata hâkim kılacağınız âna kadar da devam edecektir. Allah Rasulü, nasıl ki, istidat ve kabiliyetleri sınırlamamış, aynı şekilde bedenî güç ve kuvvetleri de hakir görmemiştir. Görmemiş ve aksine şöyle buyurmuştur:  “Kuvvetli bir mü’min, (beden sıhhatine sahip olan bir mü’min) Allah indinde zayıf mü’minden daha hayırlı ve sevimlidir.” (Müslim, Kader 34; İbn Mâce, Mukaddime 10; Ahmed bin Hanbel, III/366). Allah indinde sevimli olmak isteyenler, kalp sıhhatiyle beraber beden sıhhatine, cisim sağlıyıla beraber ruh sağlığına da sahip olmalıdır. Görülüyor ki, Allah Rasûlü, “Zayıflayacaksınız, perhize girecek, bedenî güç ve kuvvetinizi kıracaksınız ki Allah indinde makbul olasınız...” demiyor. Tam tersine; ruhbanlığa, keşişliğe ve papazlığa karşı realiteyi, fıtrî ve tabiî olmayı öne çıkarıyor ve meselelere, tabiatı içinde bir mecra araştırıyor; ve bizi o istikamete kanalize ediyor. (F. Gülen, Sonsuz Nur, c. 1, s. 385)

 

En Hayırlı Kazanç; Kendi Eliyle Çalışıp Kazanma: Peygamberimiz (s.a.s.), çocukluğundan başlayarak dürüst bir şekilde çok çalışmakla hayatını kazanmış, güzel ve nezih bir hayatın temel esaslarını koymuştur. "Hiçbir kimse, kendi elinin emeğiyle kazandığından daha hayırlısını yememiştir. Allah'ın peygamberi Dâvud (a.s.) da elinin emeğini yerdi" (Buhârî, Büyû' 15) buyurmuştur. Hz. Âişe (r.a.)'den rivâyetle Peygmaber (s.a.s.): "En güzel şeyler, yediğinizin en temizi kendi çalışıp kazandığınızdan geldiği gibi, çocuklarınız da bundan gelir." (Ebû Dâvud, Büyû' 79; Tirmizî, Ahkâm 22; Nesâî, Büyû' 1; İbn Mâce, Ticâret 1) buyurmuştur. En güzel kazancın ne olduğu sorulduğunda; "Helâl yoldan olan ve kişinin kendi eliyle kazandığıdır" (Ahmed bin Hanbel, Müsned) diye cevap vermiştir. Beyhakî'nin rivâyet ettiğine göre, "Farz olan birçok vazife gibi, helâl yoldan maîşetini temin etmek de bir farzdır."     

 

Başkasına Yük Olmadan Yaşamak; Helâl Maîşet Temini: Cenâb-ı Hak, "Yeryüzünü size boyun eğdiren (ondan yararlanmanız için size itâat ettiren) Allah Teâlâ'dır. O halde yeryüzünün sırtlarında (dağlarında tepelerinde ve ovalarında) dolaşın da Allah'ın size verdiği rızıklardan yararlanın." (67/Mülk, 15). buyurmuştur. Yeryüzünde dolaşmaktan maksat insanlara faydalı olan nîmetlerin ortaya çıkarılmasını sağlamak ve bunun için araştırma yapmaktır. Cenâb-ı Allah yeryüzünü insanlar için rızık sağlama yeri kılmıştır. Abdullah b. Mes'ud (r.a.)'tan rivayet edilen bir hadîste Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: "Rızık sağlamak gayesiyle çalışmak her müslüman üzerine farzdır. " Buna göre müslümanlar helâl ve haramlara dikkat ederek kendilerinin ve aile ferdlerinin rızıklarını sağlamak zorundadırlar. Ancak bu rızkı sağlamak için çalışıldığında mutlaka Allah'ın rızası ve O'nun koyduğu sınırlar gözetilmelidir. Hz. Ebû Bekr'in: "Haram ile beslenen bir vücûda ancak Cehennem ateşi yakışır." sözü müslümanın rızık temini ve alış-veriş anlayışını en güzel bir şekilde belirtmektedir. Ashâbın helâl alışveriş yapmak ve haramlardan uzak durmak için şüpheli olan hususları bile terk ettiklerini biliyoruz.

 

Aynı şekilde İslâm, çalışıp kazanabilme gücüne sahip olan bir kimsenin dilenmesini yasaklamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: "Allah'a yemin ederim ki sizden birinizin, ipini alıp da, dağdan bir bağ odunu taşıyıp getirmesi ve bu odunu satıp onunla ailesinin ve kendisinin geçimini sağlaması, başka birinden istemesinden çok hayırlıdır. Kim bilir yardım istediğiniz kimse ya verir minnetine girersin, yahut vermez zilletini çekersin. " (Buhârî Musâkât, 13, Zekât, 50, Buyû', 15; İbn Mâce, Zekat, 25; İbn Hanbel, I, 167)". Buna göre, çalışmaya gücü yeten kimsenin dilenmesi meşrû değildir.

 

Maîşet Temini İçin Peygamberimiz Çobanlık da Yapmıştır: "Allah hiçbir peygamber göndermedi ki, koyun çobanlığı yapmamış olsun." "Sen de mi, Ey Allah'ın Rasûlü?" diye sordular. "Evet, ben de bir miktar kırat mukabili Mekke ehline koyun güttüm." (Buhârî, İcâre 2; Muvattâ, 18 -2, 971-; İbn Mâce, Ticârât 5, hadis no: 2149). Nesâî'nin bir rivâyetinde şöyle denir: "Koyun sahipleri ile deve sahipleri övünmüşlerdi. Rasûlullah (s.a.s.): "Hz. Musa koyun çobanı olduğu halde pegamber oldu. Hz. Dâvud koyun çobanı olduğu halde peygamber oldu. Ben de ehlimin koyunlarını Ciyâd'da güderken peygamber oldum" dedi.

 

Peygamberlerin çobanlıktan geçmelerindeki hikmeti âlimler şöyle açıklamışlardı: "Peygamberler koyunları güderek, yürütülmesi boyunlarına yüklenen ümmetlerinin işleri hususunda tecrübe sahibi olmuşlardır. Zîra koyunlarla haşır neşir olma sonunda onlarda hilm ve şefkat duyguları gelişir. Çünkü onlar, koyunları gütmeye ve mer'ada dağılmalarından sonra toplamaya, bir otlaktan diğer bir otlağa nakletmeye, hayvanların vahşi hayvan ve hırsız nev'inden düşmanlarını defetmeye sabrettiler. Hayvanların tabiatlarındaki farklılıkları, zayıflıklarına ve muâhedeye olan ihtiyaçlarına  rağmen aralarındaki şiddetli iftirakları görüp tecrübe edinirler. Bu durumdan ümmete karşı sabretmeye ülfet kazanırlar ve ayrıca ümmetin tabiatlarındaki değişiklikleri, akıllarındaki farklılıkları anlarlar. Böylece ümmetin yarasını sarar, zayıflarına merhamet eder, onlarla daha iyi geçinir. Bu davranışların vereceği meşakkatlere çobanlıktan gelenlerin tahammülleri, bu işlere birden bire girenlerden daha kolay olur. Koyun güdünce bu hususlar tedricen kazanılır. Bu tecrübe işinde koyun üzerinde durulmuştur. Çünkü koyun diğerlerinden daha zayıf, bunların dağılmaları da deve ve sığırda daha fazladır. Çünkü deve ve sığırın bağlama imkânı vardır. Adeten koyun kırda bağlanmaz. Ayrıca, koyun daha çok dağılsa da, emirlere uyması diğerlerinden daha çabuk olur."

 

Yaşadığı Sâde Hayat ve İsraftan Kaçınması: Rasûlullah (s.a.s.) çok sade bir insadı, tüm hayatı sadelik içinde ve hem kendi yaşayışı ve hem de ailesinin geçiminde en küçük israf tavrı göstermeden geçmiştir. Gençliğinde olduğu gibi, hicretten sonra, yani devlet başkanı ve halkın tartışmasız lideri olduğu zaman bile, ne verilirse yer, kalın ve kaba (ucuz) elbiseler giyerdi. Onun ne sarayı, ne tahtı/koltuğu, ne lüks ve israf içinde yaşayışı vardı. Tek başına veya bir meclisteyken tereddüt etmeksizin yere, toprağa veya hasır üstüne otururdu. Kuru ekmek yemiş, günler boyu sadece kuru ekmek yemiş, günlerce yalnız hurma ile idare etmiştir. Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı. Böyle bir hayatı yaşarken, devletin tüm hazineleri (Beytu'l-Mal) O'nun elinde ve emrinde bulunuyordu. O, toplumunun en fakir bir üyesinin hayat standartlarına göre yaşamayı sürdürüyordu.

 

Kendisi sade hayatı sevdiği gibi, ailesinin de sade bir hayat sürmesini ve gösterişli hayattan kaçınmalarını isterdi. Kadınlar için altın gümüş gibi ziynete izin verilmiş olmasına rağmen, kendi hanımlarının bunları takmasından hoşlanmazdı. Hanımlarının diğer kadınlara, takı ve altınlarıyla örnek olmasını değil, takvâsıyla örnek olmasını isterdi. Zaten toplumda dar gelirlilerin isyanı, zenginlerin halkın göreceği şekilde israf ve lüks içinde bir hayat sürmesi ve kendilerini onlarla karşılaştırmaları sebebiyle olur. Bir gün kızı Fâtıma'nın boynunda altın bir kolye görünce: "İnsanların, Rasûlullah'ın kızı boynuna ateş takmış demeleri hoşuna gider mi?" demiştir. Bir defasında da Hz. Âişe'nin kollarında bilezikler görmüş ve şöyle demiştir: "Onların yerine safranla boyanmış darasttan (basit) bilezikler taksan daha iyi olur."

 

O, daima sade kıyafetler giyerdi. Ancak, Hz. Ömer onun Cuma günlerinde, bayramlarda ve başka ülkelerden heyetleri kabul ettiği zaman gösterişli kıyafetler giymesini isterdi. Buna rağmen Rasûlullah sade giymeyi tercih etti. Bir kere, bir dükkânda ipek bir elbise gören Hz. Ömer, Rasûlullah'tan Cuma namazlarında ve dış heyetleri kabul ederken giymek için onu satın almasını rica etti. Rasûlullah şöyle cevap verdi: "Bunu, âhiretten alacağı bir payı olmayan giysin."

 

Peygamberimizin yatağı, bazen bir kaba kumaş, bazen hurma yaprağıyla doldurulmuş deri idi. Hanımı Hz. Hafsa'nın anlattığına göre bir gece yumuşatmak için Rasûlullah'ın yatağına dört kat bez koydu. Fakat ertesi sabah, Rasûlullah memnun olmamıştı. İslâm Devletinin Yemen'den Suriye'ye kadar yayıldığı Hicret'in dokuzuncu yılında, bu Devlet'in başkanı ve tek hâkiminin yalnız bir yatağı, bir de su kırbası vardı. Hz. Âişe'nin rivâyet ettiğine göre Rasûlulllah vefat ettiğinde, evde bir miktar arpadan başka yiyecek bir şey yoktu ve para ve kıymetli eşya cinsinden hiçbir şey de miras bırakmamıştı.

 

Hz. Âişe Vâlidemiz’den rivâyet edilen bir hadis bize şunları anlatır: “Allah Rasulü evinde, herhangi bir insan gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tâmir eder ve ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu” (Tirmizî, Şemâil 78; Ahmed bin Hanbel, 6/256). O, bunları yaptığı sırada, O’nun adı cihanın dört bir yanında anılıyor; herkes O’ndan ve getirdiği dinden bahsediyordu. O zamanını öyle ayarlamıştı ki, bu kadar önemli sorumlulukları arasında, bu gibi işlere de fırsat bulabiliyordu. O, her güzel hasletin zirvesinde oturmaya lâyıktı ve öyle de oldu.

 

Kâdı Iyâz naklediyor: “Bir gün aklından zoru olan bir kadın geldi, Allah Rasûlü’nün elinden tutarak çekti ve O’na: Gel benim evimdeki şu işimi gör, dedi. Kadın Allah Rasûlü’nün kolundan çekiyor, O da arkasına takılıp gidiyor. Derken, Sahâbi de onların arkasına düşüyor ve Allah Rasûlü gâyet rahat bir şekilde kadının dediği işi görüyor sonra geri dönüyor” (Kadı İyaz, eş-Şifâ, I/131, 133). Bu iş, belki bir ev süpürmek, belki de yıkanmış çamaşırları sıkmaktı. İşin keyfiyeti ne olursa olsun, Allah Rasûlü bu işi yapmıştı. Zira O bir fıtrat insanıydı ve O’nun bu hareketi asla zillet de değildi. Zillet, O’nun rüyâlarına bile girememişti. Nasıl girer ki, O, küfür ve isyan karşısında kükremiş bir aslan gibiydi. O, insanların en şecaatlisiydi. Hz. Ali der ki: “Biz savaş meydanında korktuğumuz zaman Allah Rasûlü’nün arkasına sığınır ve O’nunla korunurduk” (Ahmed bin Hanbel, I/86). Hatta O’nun atmosferi, çevresindekilere emniyet ve güven verirdi. Öyle ise böyle bir insan, bu şekilde bir mahviyet gösteriyorsa, bu sadece O’nun tevâzuundan, sade yaşayışındandır.

 

Rasûlullah (s.a.s.), büyük bir devletin başkanı ve peygamber olmasına rağmen, mûtedil ve çok sade bir hayat yaşamıştır. Hayatın normal zevklerinin dışına çıkmamış, orta halli ve hatta fakir bir insan gibi çok az bir yiyecek ve giyecekle yetinmiş, normal bir insan gibi evde ve dışarıda çalışmıştır. Özel ve sosyal hayattaki her çeşit lüks ve israftan, aşırılıklardan şiddetle kaçınmıştır. Mekke'de bir tüccar ve Medine'de de devlet başkanı olarak her çeşit imkân varken de bu sadeliğini bozmamış, artan para ve kıymetli eşyayı hep Allah yolunda infak etmiştir.Bütün ömrünce ifrat ve tefritten sakınmış ve özel hayatıyla ashâbına ve tüm insanlığa da en güzel örnek olmuştur.     

 

Rasûlullah (s.a.s.) yemeği az yediği gibi, az uyurdu. Bu durum, tüm hayatı boyunca tartışmasız O'nun özelliği idi. O, ümmetini de bu yönde teşvik ederdi. Özellikle de az yeme ile az uyumanın birlikte sürdürülmesini isterdi. Bu konudaki bir tavsiyesi şöyledir: "İnsanoğlu, karnından dah akötü bir küp (kap) doldurmamıştır. Ona, belini doğrultacak kadar yemesi yeterlidir. Eğer mutlaka karnını doyuracaksa üçte birini yiyeceğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefes almaya ayırsın." (Tirmizî, Zühd 47, hadis no: 2381; İbn Mâce, Et'ıme 50, hadis no: 3349)   

 

Rasûlullah'ın en hoşuna giden yemek, çok kimse ile birlikte yediği, onlara ikram ettiği yemekti. Âişe annemizin anlattınığına göre, Rasûlullah'ın karnı doyuncaya kadar yediği hiçbir zaman sözkonusu değildir. Eğer yemek verilirse yer; verdikleri yemek ne olursa olsun, onu yer ve verdikleri içecek ne ise içerdi. (Tirmizî, Şerh-i Şemâil, Aliyyu'l-Kari, s. 235)

 

Kurucusu olduğu Medine İslâm Devletinin devlet başkanı olan Peygamberimiz'in kendisi ve ailesi sadelik içinde yaşar, fakat Allah rızâsı için devamlı infak ederdi. İmkânı olup da, hayatında bir defa olsun "yok" veya "hayır!" dememiştir. Rasûlullah'tan bir şey istenip de O'nun "hayır!" dediği vâki değildir (Müslim, Fezâil 56, hadis no: 2311). Üzerinde ve evinde altın, gümüş para bulundurmaz, olunca hemen fakirlere dağıtırdı. O, geniş imkânlar içinde fakir bir hayat sürer, fakat fakirlere yardımdan geri durmazdı.

 

Enes (r.a.), diyor ki: "Rasûlullah, yanında hiçbir şeyi ertesi gün için biriktirmezdi." Bir adam Rasûlullah'a gelerek O'ndan birşeyler istedi. Rasûlullah, yanında verecek bir şeyi olmadığı ve isteyeni de boş çevirmemek için, başkasından yarım ölçek borç alıp ona verdi. Alacaklı, yarım ölçek malını istemeye geldiğinde, ona bir ölçek verdi ve: "yarısı borcum için, yarısıı da bağıştır" (Tirmizî, Zühd 37, hadis no: 2363) buyurdu.

 

İbn Abbas (r.a.) diyor ki, Rasûlullah (s.a.s.), hayır yapmada insanların en cömerdi idi. En cömert olduğu zaman da Ramazan ayı idi. Cebrâil (a.s.) ile bir araya geldiklerinde ise esen rüzgârdan daha cömert olurdu (Müslim, Fezâil 50, hadis no: 2308; Tirmizî, Cihad 14, hadis no: 1687); İbn Mâce, Cihad 9, h. no: 2772).

 

Enes (r.a.)'den rivâyet edilmiştir: Bir adam Rasûlullah'tan bir şeyler istemiş, Rasûlullah da ona bir vâdi dolusu koyun vermiştir. Bunun üzerine adam kabilesinin yanına dönerek, onlara: "Koşun, müslüman olun! Çünkü Muhammed (s.a.s.), bir kimsenin artık fakirlik çekmeyeceği kadar mal veriyor" dedi. Rasûlullah birden çok kimseye yüzer deve vermiştir. Ebû Süfyan'a üç ayrı defa yüzer deve vermiş, onların kalplerini bu infaklarla İslâm'a ısındırmış, malı Allah yolunda infak etmenin en güzel örneklerini sunmuştur. Rasûlullah'ın peygamber olmadan önceki ahlâkı da böyle idi. Varaka bin Nevfel, bir rivâyette Hz. Hadîce O'na demişti ki: "Sen yükü çekiyorsun, insanlara bulamadıkları şeyi veriyorsun." (Buhârî, Bed'u'l-Vahy)

 

Allah'ın Rasûlü, o güzel insan, Havâzin kabilesinden alınan altı bin esiri onlara geri vermişti. Yine Abbas (r.a.)'a taşıyamayacağı kadar altın vermişti. Ona doksan bin dirhem gümüş getirilmi, bir hasırın üzerine konulmuştu. Kalkıp onu herkese dağıttı. Hepsini bitirinceye kadar isteyen hiçbir kimseyi geri çevirmedi. Sonra bir adam gelip istedi. Ona: "Yanımda artık hiç kalmadı. Ama git, ihtiyacın olan şeyi benim adıma satın al! Bana bir şey gelince ben parasını öderim" dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer: "Yâ Rasûlallah, Allah seni gücün yetmediği bir şeyle mükellef tutmadı ki, niye böyle yapıyorsun?" diye sordu. Bu söz, Peygamber'in hoşuna gitmedi. Ensârdan bir sahâbî de: "Ver ey Allah'ın Rasûlü! Arzın Sahibi'nin azaltacağından korkma!" dedi. Rasûlullah tebessüm etti ve sevindiği yüzünden belli oluyordu. Buyurdu ki: "Ben, bununla emrolundum." (Müslim, Fezâil 60, hadis no: 2314; Tirmizî, Şemâil; İbn Kesir, el-Bidâye 6/63)

      

Sehl ibnu Sa'd (r.a.) anlatıyor: "Bir adam, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a uğradı. Efendimiz, yanında bulunan bir zâta: "Şu gelen kimse hakkında reyin nedir?" diye sordu. Adam: "O, halkın eşrâfındandır, bu vallahi bir kıza tâlib olsa hemen evlendirilmeye; birisi lehine şefaate bulunsa, şefaatinin yerine getirilmesine lâyıktır" dedi. Rasûlullah (s.a.s.) sükût buyurdular. Derken az sonra bir adam daha uğradı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanındakine: "Pekiyi bunun hakkında reyin nedir?" dedi. Adam: "Ey Allah'ın Rasûlü! Bu, müslümanların fakir takımındandır. Vallahi, bu bir kıza tâlib olsa evlendirilmemeye, şefaatte bulunsa itibar edilmemeye, bir şey söylese dinlenilmemeye lâyıktır?" cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.): "Bu, onun gibilerin bir arz dolusundan daha hayırlıdır?" buyurdu." [Buhârî, Rikâk 16, Nikâh 15, İbnu Mâce, Zühd 5, (4120).]

 

Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) efendimiz buyurdular ki: "Dünyada zâhidlik, helâl olanı haram etmek veya malı ziyân etmekle olmaz. Gerçek zâhidlik, Allah'ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmen ve bir müsîbete düştüğün zaman getireceği sevabı sebebiyle, onun devamına rağbet göstermendir." (Tirmizî, Zühd 29, hadis no: 2341; İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4100)

 

Bu hadis, hakîki zâhidliğin nasıl olduğunu anlatıyor. Buna göre kişinin, helâli haram kılmak, malını mülkünü yüzüstü bırakıp ziyan olmasına seyirci kalmak gibi bir kısım zoraki davranışların zâhidlikle ilgisi olmadığını belirtiyor. O halde gerçek zühd, kişinin Allah'ın rızkı vereceği husûsundaki vaadine güvenmek, ummadığı yerden rızık verdiğine kesin bir îmanla inanmak, Allah'a olan îtimad ve güvenini, elinde tuttuğu akar mal, sanat, mevki ve makam gibi şeylere olan  güveninden çok fazla kılmaktır. Çünkü kendi elindekilerin telef olması, bir bir yok olması mümkündür, fakat Allah'ın elinde bulunanlar bâkîdir, ebedîdir. Nitekim âyet-i kerîmede:   "Sizde olanlar tükenir ama, Allah katında olanlar sonsuzdur" (16/Nahl 96) buyurulmuştur.

 

Musîbetle ilgili cümlenin mânasını da Aliyyü'l-Kârî şöyle açıklar: "(Musîbete karşı şikâyetçi, tahammülsüz olma. Bilakis) hâsıl edeceği sevabı düşünerek, yokluğundan ziyâde varlığına rağbet et, devamını iste. İşte bu iki hal, senin gerçekten dünyayı terkedip âhirete yönelmiş olduğuna iki sâdık ve âdil şâhiddir."

 

Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "(Ey Âişe! Cennette) benimle olman seni mesrur edecekse sana dünyadan bir yolcunun azığı kadarı kifâyet etmelidir. Sakın zenginlerle sohbet arkadaşlığı etme. Bir elbiseye yama vurmadan eskimiş addetme." (Tirmizî, Libâs 38, hadis no: 1781)

 

Rezîn şunu ilâve etmiştir: "Urve dedi ki: "Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ), bir elbiseyi eskitip yamamadıkça ve içini dışına ters çevirip (bir zamanlar da öyle giyerek iyice eskitmedikçe) yenilemezdi. Bir gün kendisine, Muâviye tarafından gönderilmiş olan seksenbin (dirhem) geldi. Bu paradan, akşama tek dirhem kalmadı (hepsini tasadduk etti). Câriyesi ona: "Bana ondan bir dirhemlik olsun et alsaydın ya!" dedi. Hz. Âişe: "(Para varken) hatırlatmış olsaydın, isteğini yapardım" dedi."

 

Bu rivâyet, Âl-i Beyt'in yaşayışına ışık tutmaktadır. Dünya ile olan bağlantısını, gölgelenmek üzere bir müddet dibine oturup ondan sonra bırakıp giden yolcunun, güzergahta rastladığı ağaçla olan irtibatına benzeten Hz. Peygamber, zevce-i pâkleri Âişe vâlidemize uhrevî beraberliği daha bir garantileyecek hayat tarzının bir sahnesini tasvir ediyor: "Elbiseyi yamalı olarak giymeden yenilememek."

 

Âişe vâlidemiz (r.anhâ), sadece yamamakla kalmıyor, renk vs. yönleriyle daha az yıpranıp, yenilik havası taşıyan iç yüzünü dış yüz yaparak, bir müddet öyle giyiyor. Urve (rahimehullah)'nin açıklaması, Hz. Âişe'nin bu davranışının fakirlik veya cimrilikten olmayıp, zahidlikten olduğunu göstermektedir. Umumî Açıklama kısmında temas edildiği üzere gerçek zâhidlik budur. Maddî imkanlar varken dünyaya itibar etmemek... Yüce vâlidemiz bunun örneğini vermiştir.

 

Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) şöyle duâ ederdi: "Allah'ım, Âl-i Muhammed'in rızkını belini doğrultacak kadar ver.” -Bir diğer rivâyette- "yetecek kadar ver" buyurmuştur." (Buhârî, Rikâk 17; Müslim, Zekât 126, hadis no: 1055; Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2362)

 

Rasûlullah (s.a.s.) Allah'tan rızk olarak, ölmeyecek kadar istemiştir. Rivâyetlerde bu miktar iki ayrı kelime ile ifâde edilmektedir. Kût ve kefâf. Kût, "ölmeyecek kadar", "belini doğrultmaya yetecek kadar" veya "başkasından istemeye ihtiyaç bırakmayacak kadar yiyecek" diye açıklanmıştır. Kefâf daha önce, Umûmî Açıklama kısmında geniş açıkladığımız üzere, zarûrî ihtiyaçları tam karşılayan, ne fazla ne de noksan olmayan miktar olarak tarif edilebilir.

 

Âl-i Muhammed tabiri ile, bu hadiste, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in hanımları ile çocukları kastedilmiş olmalıdır. Resûlullah'ın ve ailesinin asgari miktarla yetindiklerini te'yîd eden rivâyetler çoktur. Tirmizî'nin "Resûlullah ve ehlinin maişetleri adında bir babta kaydettiği rivayetlerden bazıları şöyle:

"Rasûlullah (s.a.s.) ekmek ve etten doyuncaya kadar günde iki sefer yemeden dünyadan göçmüştür."

"Rasûlullah (s.a.s.) arpa ekmeğinden doyuncaya kadar peşpeşe iki gün yemeden ruhu kabzedildi."

"Rasûlullah (s.a.s.) ve ailesi, üst üste üç gün doyuncaya kadar buğday ekmeği yemeden dünyadan ayrıldı."

"Rasûlullah (s.a.s.) üst üste birçok geceleri aç geçirir, ehli de akşam yemeği bulamazlardı. Onların ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi."

"Rasûlullah (s.a.s.) yarın için bir şey biriktirmezdi."

"Rasûlullah (s.a.s.) ölünceye kadar (mükellef hazırlanmış) bir sofrada yemek yemedi, (pasta şeklinde) ince yapılmış ekmek de yemedi."

 

Resûlullah'ın zenginliği, kalbinde Rabbine karşı beslediği güveni idi. (Kulluğu) unutturucu fakirlikten de, tuğyana atıcı zenginlikten de Allah'a sığınırdı. Bu durumda, fakirlik ve zenginliğin iki aşırı kutupları teşkîl ettiğine delil vardır.

 

O Yüce Peygamber'in hayatına ve onun mal hakkındaki tavırlarına baktığımızda gördüğümüz tablo şudur: Yeryüzünün hazineleri, ülkelerin anahtarları O'na verilmiştir. Önceki peygamberlere helâl kılınmayan savaş ganimetleri O'na helâl edilmiştir. O hayatta iken Hicaz, Yemen ve bütün Arap yarımadası, Irak ve Şam'ın yakın bölgeleri fethedilmişti. Oralardan elde edilen "ganimetlerin beşte biri, Allah'a, Rasûlüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir." (8/Enfâl, 41). Cizye ve zekâtlardan, başka ülkelerin krallarında bile toplanamayacak kadar çok mal Rasûlullah'a toplanıp getiriliyordu. Fakat O, bunlardan en ufak bir şey, kendine almamış, bir dirhem dahi alıkoymaksızın hepsini uygun şekilde sarfetmiş ve onlarla başkalarının ihtiyaçlarını gidermiş ve müslümanları güçlendirmiştir. Buyurmuştur ki: "Uhud Dağı kadar altınım olsa da, ondan borç ödemek üzere alıkoyduğumun dışında bir dinarın yanımda bir gece kalması beni memnun etmez." (Müslim, Zekât 9, hadis no: 3394; İbn Mâce, Zekât 3, hadis no: 1787; Buhârî, Zekât, Rikak)

 

Bir defasında Peygamberimiz'e bir miktar para gelmişti. Onu taksim edip dağıttı da, altı dinar yanında kaldı. Onu da hanımlarından birine verdi. O gece gözüne uyku girmedi. Yatağından kalkıp bu parayı ihtiyaç sahiplerine dağıttı ve buyurdu ki; "işte şimdi rahatladım." (İmam Süyûtî, Menâhilu's-Safâ, s. 14)

 

Dünyanın en cömerdi, o en büyük insan vefat ettiğinde, ailesinin nafakası için zırhı rehinde idi. O, yiyecek, giyecek ve meskenden ihtiyacı kadar, en az ile yetinilecek kadarını kâfi görürdü. Asgarî ihhtiyacından fazla hiçbir şeyi olmazdı. Elbise gözetmez, bulduğunu giyerdi. Ganimet ve hediye olarak kendisine gelen altın süslemeli kaftanları, yanında bulunanlara ve uzaktaki fakirlere paylaştırırdı. Çünkü giysilerle gösteriş yapmak, övünmek, onlarla süslenmek O'na ve O'nun getirdiği ölçülere göre bir şeref ve yücelik sebebi olamazdı.

 

Hz. Âişe (r.anhâ) vâlidemizden rivâyet ediliyor: "Rasûlullah (s.a.s.), vefat edinceye kadar üç gün ar arkaya buğday ekmeği ile karnını doyurmamıştır." (Buhârî, Et'ıme 23; Müslim, Zühd 202, hadis no: 970). Diğer bir rivâyette arpa ekmeği ile de arka arkaya iki gün karın doyumadığı bildirilir. Onun ailesi de, O'nunla birlikte aynı yoksul hayatı severek paylaşıyordu. Halbuki eğer dileseydi Allah Teâlâ O'na akla gelmeyecek şeyler lutfederdi. Yüce Peygamber, silâhı, katırı ve vefatından sonra sadaka olduğunu belirttiği bir arâziden başka hiçbir miras bırakmamıştır (Müslim, Vasiyyet 18, hadis no: 1635; Buhârî, Vesâyâ, Megâzî). Hz. Âişe (r.anhâ) anlatıyor: "Peygamber vefat ettiğinde evinde raftaki birazcık arpadan başka, canlı mahlûkun yiyeceği hiçbir şey yoktu. Rasûlullah, bana dedi ki: "Bana Mekke'deki Betha vâdisinin, istersem benim için altın kılınması arz edildi. Ben, 'Ya Rabbi, gün olur aç olurum, gün olur tok olurum. Aç olduğum halde Sana duâ ve niyaz ederim; tok olduğum günde de Sana hamd ve senâ ederim' dedim." (Müslim, Zühd 27, hadis no: 2973; Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2348). Bir başka hadis-i şerife göre de Cebrâil, Rasûlullah'a gelerek dedi ki: "Allah sana selâm ediyor ve 'eğer istersen şu dağları senin için altın yapayım ve nerede olursan seninle beraber olsunlar' buyuruyor. Rasûlullah (s.a.s.) başını önüne eğerek: "Ey Cebrâil, dünya, yurdu olmayanların yurdudur; malı olmayanların malıdır. Onu aklı olmayanlar biriktirir" dedi. Cebrâil de O'na: "Allah bu sağlam sözde seni sâbit kılsın!" dedi. (Beyhakî, Zühd; İbn Saad, Tabakat; İmam Süyûtî, Menâhilu's-Safâ, s. 25)           

 

Ebû Abdirrahman el-Hubulî anlatıyor: "Bir adam Abdullah İbnu Amr (r.a.)'a sorarak dedi ki: "Biz muhâcirlerin fakirlerinden değil miyiz?" Abdullah da ona sordu: "Kendisine sığındığın bir zevcen var mı?" Adam: "Evet" dedi. Abdullah: "Senin oturduğun bir meskenin var mı? Adam: "Evet!" deyince Abdullah: "Sen zenginlerdensin!" dedi. Adam: "Benim bir de hizmetçim var!" diye ilave edince, Abdullah: "Öyleyse sen krallardansın!" dedi." (Müslim, Zühd 37, hadis no: 2979)

 

Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: "Muhâcirlerin fakirlerinden bir grupla birlikte oturmuştum. Bunlardan bir kısmı, bir kısmı(nın karaltısından istifâde) ile çıplaklıktan korunuyordu. Bir okuyucu da bize (Kur'ân) okuyordu. Derken Rasûlullah (s.a.s.) çıkageldi ve üzerimizde dikildi. Resûlullah'ın yanımızda dikilmesi üzerine kaari okumayı bıraktı. Resûlullah da selam verdi ve: "Ne yapıyorunuz?" diye sordu. "Ey Allah'ın Rasûlü! dedik, o kaarimizdir, bize (Kur'ân) okuyor. Biz de Allah Teâlâ'nın kitabını dinliyoruz. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): "Ümmetim arasında, kendileriyle birlikte sabretmem emredilen kimseleri yaratan Allah'ıma hamdolsun!" dedi. Sonra, kendisini bizimle eşitlemek üzere Rasûlullah, ortamıza oturdu.Ve eliyle işâret ederek: "Şöyle (halka yapın)" dedi. Cemaat hemen etrafında halka oldu, yüzleri ona döndü. Ebû Saîd der ki: "Rasûlullah (s.a.s.)'ın onlar arasında benden başka birini daha tanıyor görmedim. (Herkes yeni baştan vaziyetini alınca) Rasûlullah şu müjdeyi verdi: "Ey yoksul muhâcirler, size müjdeler olsun! Size Kıyamet günündeki tam nûru müjde ediyorum. Sizler cennete, insanların zenginlerinden yarım gün önce gireceksiniz. Bu yarım gün, (dünya günleriyle) beşyüz yıl eder." (Ebû Dâvud, İlim 13, hadis no: 3666; Tirmizî, Zühd 37, hadis no: 2352)

 

Bu hadis, Medîne'ye hicret eden bir kısım müslümanların maddî durumlarını aksettirmesi bakımından dikkat çekicidir: Birbirlerinin gölgesiyle tesettürü sağlamaya çalışacak kadar fakirlik.

 

Fakirlik, özellikle insanın kendi ve ailesinin karnını doyuramayacak derecede olursa, sabrı çok zor olan bir imtihandır. Zenginlik de, çoğu zaman insanı istiğna duygusuna boğarak, mâneviyattan, kulluktan uzaklaştırmaktadır. Ayrıca servetin kazanılmasında gayr-i meşru kazanç ihtimalleri, zekât ve sadakasını tam tamına verememe ihtimâli, malın muhâfaza ve artırılması gibi zarûri meşguliyetlerin kişiyi fazlaca işgal etme tehlikeleri/riskleri mevcuttur. Öyle ise, ümmetinin her zümresine karşı rahmet ve şefkat hisleriyle dolu olan Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bu zümrelerin zayıf noktalarına dikkat çekip, onları uyarmasından daha tabiî bir şey olamaz.

 

Dînimizin getirdiği hayat felsefesine göre, insan imtihan edilmek üzere yaratılmıştır. Kimisi azlık, kimisi çokluk; kimisi kadınlık, kimisi erkeklik; kimisi sağlık, kimisi hastalık; kimisi nimet, kimisi musibetle veya aynı insan yerine göre bazan sağlık, bazan hastalıkla, bazan bolluk, bazan darlıkla, nimet veya musibetle... imtihan edilecektir. Şeriat, bu farklı hallerin her birinde her bir farklı hal sâhibine nasıl davranmak gerektiğinin bilgisini getirmiş ve bu talimata uymasını emretmiştir. Bu talimâtı anlayacak derecede aklı olan herkes, buna uyup uymama durumuna göre hesaba çekilecektir.

 

Öyle ise zenginlik ve fakirlikle ilgili hadisleri belirtilen çerçevede kavramak gerekir. Bu tâlimatta servet sahiplerine düşmanlık aranmamalı, fıtrata hâkim kanunların beyânı, belirtilen şartlarda gerçek kulluğun nasıl yapılacağının öğretisi, bir başka ifade ile dinin siyâseti aranmalıdır.

 

"Bana zayıflarınızı arayın. Zîra sizler, zayıflarınız sebebiyle (onların sabrı, duâsı, takvâsı bereketiyle) yardıma ve rızka mazhar kılınıyorsunuz." (Ebû Dâvud, Cihâd 77, hadis no: 2594; Tirmizî, Cihâd 24,  h. no: 1702; Nesâî, Cihâd 43, -6, 45,46-). Nesâî'nin rivayetinde: "Allah bu ümmete zayıfları sebebiyle, onların duâları, namazları ve ihlâsları hatırı için yardım eder." Zayıfların ibâdet ve duâları çok daha hâlisânedir. Çünkü, kalpleri dünyevî süslerle meşgûl değildir. Himmetleri bir şeyde toplanmıştır. Bu sebeple duâları makbuldür, amelleri (riyâdan) pâktır.

 

Abdullah İbnu Muğaffel (r.a.) anlatıyor: "Bir adam gelerek "Ey Allah'ın Resûlü! Ben seni seviyorum" dedi. Rasûlullah: "Ne söylediğine dikkat et!" diye cevap verdi. Adam: "Vallâhi ben seni seviyorum!" deyip, bunu üç kere tekrar etti. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine adama: "Eğer beni seviyorsan, fakirlik için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha sür'atli gelir." (Tirmizî, Zühd 36, hadis no: 2351)

 

Aslında her mü'min Rasûlullah (s.a.s.)'ı sevmekle mükelleftir, O'nsuz mü'min olunmaz. Öyle ise bu söz, ileri derecede bir sevgi duygusunun ifadesi olmaktadır. Bu seviyede bir sevgi, kişiye bir kısım özelliklere sahip olması ve fedâkârlıklara hazır olması gerekeceğindendir ki, Resûlullah, bu söylediğin şeyin gerektirdiği mes'ûliyetlere katlanıp , titizlikleri yaşayabilecek misin? mânâsında: "Ne söylediğine dikkat et!" buyurmuştur. "... Fakirlik için zırh hazırla!" uyarısının gerisinde ciddî, zor, azîm bir işe karar vermişsin, hele bir düşün, altından kalkabilecek misin? Bu, basit bir karar değil, kendini tehlikeli bir işe atıyorsun. Bunun arkasında pek çok belâ ve musibetlerle imtihân var. Kendini bilerek bela ve musibetlere atmaktan daha büyük bir risk var mı? gibi mânâlar zihne gelmektedir. Peygamber'i gerçekten sevmek, O'na benzemeye çalışmak demektir, O'nun sünnetine sarılıp O'nun izinden gitmektir. Peygamber'in yaşadığı gibi sade, fakir bir hayat yaşamak, O'nun gibi ve O'nun yolunda mallarını infak etmek demektir. Rahat koltuklar üzerinde ve günlük yaşayışında hiçbir fedâkârlığa katlanmadan Allah ve Rasûlullah sevgisinden bahsetmek, ne kadar gerçekçi olur?

 

 Aliyyü'l-Kaarî, burada hazırlanması emredilen zırhtan maksadın sabır olduğunu belirtir. "Çünkü der, sabır fakrı örter, tıpkı zırhın zarara karşı bedeni örttüğü gibi." Belânın gelmesine selin misal verilmesi, sür'ati ifade içindir, çünkü yüksekten akan sel süratlidir. Rasûlullah (s.a.s.)'ın: "İnsanlardan en şiddetli belâya mâruz olanlar önce peygamberler, sonra sâlihler, sonra derece derece iyi hal sahibi diğer mü'minlerdir." (Tirmizî, c. 7, s. 78-79; Dârimî, c. 2, s. 320; Süyûtî, Câmiu's-Sağîr, c. 1, s. 136; Ahmed bin Hanbel) hadisi göz önüne alınınca, sadedinde olduğumuz hadis daha iyi anlaşılır. Hak yolunda en büyük zorluk ve musîbetlere katlanan Efendimizin yolundan gidenler, ona yakınlıklarının derecesini, onu sevme yolunda katlandıkları fedâkarlıklar, sıkıntılar ve mahrûmiyetlerle ölçebilirler.

 

Bu ölçünün, zamanımız için çok daha geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü, öncelikle farz ve sünnetlerin yaşanmasında ifâdesini bulan sevmeye, zamanımızda çeşitli mâniler var. Bırakalım pek çok hayatî sünnetleri, farzların yerine getirilmesi bile bir kısım zorluk ve dünyevî riskleri berâberinde getirmekte, mü'minleri işinden, aşından, terfîsinden etmektedir. Sünnete uymanın getireceği bu zorlukları göze alamayıp, tâvizkârlığa düşen, rahatına bağlı müslümanlar, şartların daha da ağırlaşmasına zemin hazırlayıp, dinî hayatta daha çok tâvizler istenmesine sebep olmaktadırlar. Bu hadis, üzerinde düşünülünce mûcizevî bir beyan olduğu görülmektedir. Rabbimizden, Rasûl-i Ekrem'ini hakkıyla sevmeyi bizlere nasîb etmesini niyaz ediyoruz. Allah sevgisi için de benzeri şeyler söylenebilir. Çünkü Allah'ı sevmenin göstergesi, Rasûlullah'a tâbi olmaktır (3/Âl-i İmrân, 31).

 

Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: "Biz Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte otururken uzaktan Mus'ab İbnu Umeyr (radıyallâhu anh) göründü, bize doğru geliyordu. Üzerinde deri parçası ile yamanmış bir bürdesi vardı. Rasûlullah (s.a.s.) onu görünce, (Mekke'de iken giyim kuşam yönünden yaşadığı) bolluğu düşünerek ağladı. Sonra şunu söyledi: "Gün gelip, sizden biri, sabah bir elbise, akşam bir başka elbise giyse ve önüne yemek tabakalarının biri getirilip diğeri kaldırılsa ve evlerinizi de (halılar ve kilimler ile) Ka'be gibi örtseniz o zamanda nasıl olursunuz?" "O gün, dediler, biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız.” Buyurdu ki: "Hayır! Bilakis siz bugün o günden daha iyisinizdir." (Tirmizî, Kıyâmet 36, hadis no: 2478)

 

Mus'ab İbnu Umeyr, İslâm'ın ilk kahramanlarından biridir. Mekke' nin zengin ailelerine mensuptur. En iyi giyinen, en yakışıklı gençlerindendir. Müslüman olunca ailesinin boykotuna maruz kalmış, maddî sıkıntılar çekmiştir. Öyle ki derisi buruş buruş olmuştur. Ayrıca ondaki İslâm aşkını bu sıkıntılar sarsmamıştır. Rasûlullah (s.a.s.) Akabe biatından sonra, daha hicret etmeden, İslâm'ı yaymak ve namaz kıldırmak üzere Medîne'ye göndermiştir. Medîneli müşriklere hep Kur'ân okuyarak teblîğde bulunduğu için kerdinsine mukri' (ve kaarî') denmişti.

 

Mus'ab (r.a.), Rasûlullah'ın rikkate gelerek gözlerinden yaşlar boşanmasına sebep olan maddi sıkıntı içerisinde, İslâm'a hizmete yılmadan devam etmiş, Uhud savaşında şehîd olduğu zaman, vücudunu örtecek kefen bile bulunamamıştır. Kıyamet günü huzur-u İlâhî'de tam bir şeref hil'ati yerine geçecek olan üzerindeki o yamalı elbisesi ile başı örtülmüş, ayakları da izhir otuyla kapatılmış öylece defnedilmişti. Habbâb (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) ile berâber hicret ettik. Sırf Allah'ın rızasını düşünüyorduk. Bizim ücretlerimizi Allah verecekti. Bir kısmımız ücretinden hiç bir şey yemeden öldü. Bazılarımızın da (daha dünyada) meyveleri olgunlaştı ve topladı. Mus'ab İbnu Umeyr, geride tek elbiseden başka hiçbir şey bırakmadan öldü. (Uhud'da öldüğü zaman) bu elbise ile başını örttüğümüz vakit ayakları açılıyordu, onunla ayağını örtsek başı açılıyordu. Rasûlullah: "(Elbisesiyle) başını örtün, ayağına da izhir otu koyun" diye emretti."

 

Rasûlullah, bu hadiste maddî bolluğun, dînî gayret ve ibâdette hassasiyet getirmeyip, her hususta rehâvet ve gevşekliğe sebep olacağını ders vermektedir. İslâm cemiyetini, maddi darlık değil, bilâkis bolluk ve rehâvetin yıkıma götüreceğini Hz. Peygamber pek çok hadislerinde beyan etmiştir. Tarih, medeniyetler kuran toplumların hep maddi refahın zirvesine ulaştıktan sonra gerilemeye ve yıkıma gittiklerini gösterir. Günümüzde bile, toplumsal çöküşlerin göstergesi kabul edilen içki ve uyuşturucu salgınına ve çeşitli cinsi sapıklıkların yaygınlık kazanmasına hep zengin ve müreffeh toplumlarda rastlamaktayız.

 

Ebû Ümâme İbnu Sa'lebe el-Ensârî (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'ın yanında dünyayı zikretmişlerdi. Buyurdular ki: "Duymuyor musunuz, işitmiyor musunuz? Mütevâzi/sade giyinmek îmandandır, mütevâzi giyinmek imandandır!" (Ebû Dâvud, Tereccül 1, hadis no: 4161; İbn Mâce, Zühd 22, h. no: 4118)

 

Rasûlullah (s.a.s.) bu hadislerinde mü'mine sâde ve mütevâzi giyinmeyi tavsiye etmektedir. Dünyada söz edilen bir sohbette te'kîdli bir üslubla kılık kıyafette sadeliğin tavsiye edilmesi, giyimin "dünya"ya ait bir keyfiyet olduğunu gösterir. Kılık kıyafette, günümüzde olduğu gibi, bir moda yarışı ile, eskimeden elbise atmanın dînen te'yîd edilen bir yönü yoktur. Tevâzu ve sâdelik esastır, ancak bunu "sünepelik" olarak da anlamamak gerekir; maddî gelire uygun olarak giyinmeyi dînimiz câiz görmüştür. Ama, özellikle İslâm düşmanlarının, yahûdilerin keselerini dolduracak şekilde, onların reklâmlarının etkisinde kalarak markalarını tâkip etmek, hele üzerindeki giyecek ile onların bedava reklâmını yapmak, israf yanında ekstra başka günahlara da sebep olacaktır. İmkân sahiplerinin sabah bir çeşit, akşam bir başka çeşit giyme havasına girmeleri toplumun ekonomik hayatında birkısım sıkıntılara sebep olacak, ahlakî ve dînî hayatta da bunun akisleri görülecektir. O yüzden, imkân sahiplerinin de böyle menfi durumların çıkabileceğini düşünerek, buna meydan vermemek düşüncesiyle tevâzu ve sâdeliği tercîh etmeleri dinin tavsiye ettiği sırât-ı müstakîm olmaktadır.

 

"Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında bir adamın çok ibâdet ettiğinden, bir diğerinin de verâ sahibi olduğundan bahsedilmişti. Efendimiz: "Verâ'ya denk olacak onunla tartılabilecek bir şey yoktur!" buyurdu." (Tirmizî, Kıyâmet 61, hadis no: 2521) (Verâ: Haramlardan, harama benzeyen şeylerden, şüpheli şeylerden kaçınmak mânasına gelir.)

 

Gazâlî, verâ'yı harama vesîle olabilir endişesiyle bazı helâl şeyleri (şüpheli şeyleri) de terketmek olarak târif eder. Önceki hadiste geçtiği üzere, zengin kimsenin helâl olduğu halde lüks ve pahalı giyinmeyi terkedip, tevâzu ifâde eden sade giyinmesi verâ'dır. Bu hal, sadece giyim kuşamla ilgili değildir; mesken, yiyecek, binecek, konuşma gibi her çeşit aslî ve gayr-ı aslî ihtiyaçlar için de sözkonusudur.

 

"Kişi mahzurlu/sakıncalı olan şeyden korkarak mahzursuz olanı terketmedikçe gerçek takvaya ulaşamaz." (Tirmizî, Kıyâmet 20, (2453). Bu hadiste, helâl bile olsa, gereksiz ve fazla olan kısmın bırakılmasına emir vardır. Mü'min, "haram değildir" diyerek, veya "helâldir" diye lüzumu olmayan şeylere yer vermemelidir. Bu "helâl"i Rasûlullah (s.a.s.), özel olarak bir konuya bağlamamış, mutlak bırakmıştır; öyleyse, hayatımızı ilgilendiren her şey olabilir: Yeme, içme, konuşma, giyme, ziyâret, uyku, harcama vs. Bunların gerekli miktarında kalmak esastır, çükü fazlası haram olabilir veya harama sebep olabilir. Nitekim her çeşit israf yasaklanmıştır. Aslında israf, yasaklanan şeylerde değil, helâl olan şeylerde sözkonusudur. İmam Gazâlî şöyle der: "Helâlin  fazlasıyla meşgul olup ona düşkünlük göstermek, nefsin oburluk ve tuğyânı ve hevânın temerrüd (inatçılık) ve taşkınlığı sebebiyle, kişiyi harama ve mahz-ı isyâna sevkeder. Kim dininde zarardan emin olmak isterse bu hatardan (risk) sakınmalı, helâlin fazlasından kaçınmadır. Ta ki, tümüyle haramdan korunmuş olsun. Herkes için en mükemmel takvâ, din için hiç bir zararı olmayan şeyin tercihidir.

 

 

Zühd ve Takvâsıyla Peygamberimiz

 

Allah Resûlü, zâhidlerin en zâhidi, takvâlıların en takvâlısıydı. Zühd; dünya ona verilse sevinmeme, bütün dünya elinden gitse üzülmeme halidir. Bu hal, Allah Resûlü’nde doruk noktadadır. Bütün dünya O’nun olsaydı, her halde bir arpa tanesi bulmuş kadar sevinmezdi. Bütün dünya, bir anda elinden gitseydi, yine bir arpa tanesi kaybetmiş kadar üzülmezdi. O, dünyayı kalben bu şekilde terketmişti. Ancak bu terk, hiçbir zaman kesben, yani maîşet temini için çalışıp kazanarak da dünyayı terketmek değildir. Zira, kazanç yollarının en mantıklısını ve en güzelini bize gösteren, yine Hz. Muhammed Aleyhisselâm’dır. O’nun kesben dünyayı terk etmesi veya insanları buna teşvik etmesi düşünülemez. Dünyayı terk, kalben olmalıdır. Buna en güzel delil de yine Allah Resûlü’nün kurduğu İslâm Site Devleti’nin, kısa zamanda dünyanın en zengin ve en güçlü devletlerinden biri hâline gelmesidir. Bir batılı düşünürün dediği gibi, Allah Rasûlü’nün kurduğu bir büyük devletten, daha sonra tam 25 tane imparatorluk ölçüsünde devlet doğmuştur. Osmanlı Devleti bunlardan sadece bir tanesidir. Evet, zühdde temel düşünce bu olmalıdır.

 

Allah Rasûlü, peygamberliğin aydınlık iklimine adımını attığı andan, dünya bütün debdebe ve ihtişâmıyla O’nun ayağının önüne serildiği âna kadar hiç tavrını değiştirmedi. Hatta O, dünyaya geldiği anda sahip olduğu mal varlığına, vefat ederken sahip değildi. Çünkü neyi var, neyi yoksa hep dağıtmış ve infâk etmişti. Bakın maddî mirasına: Kayda değer olarak, hanımlarının içinde bulundukları küçük odalardan başka bir şey yoktu. Onlar da yine millete ait sayılırdı ki, analarımız vefat edince, hepsi de mescide dâhil edilmişti. Oraya giden herkesin de bilebileceği gibi, bu hücreler mescidin bir köşesine sıkışacak kadar dar bir yer işgal ediyordu. (Buhârî, Ferâiz 3; İbn Kesîr, el-Bidâye, 5/306)

 

Hasır Üzerinde Yatması: Hz. Ömer (r.a.), bir gün Allah Rasûlü’nün huzuruna girdi. Efendimiz yattığı hasırın üzerindeydi ve yüzünün bir tarafına, hasır iz yapmıştı. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de, içinde birkaç avuç arpa bulunan küçük bir torba vardı. İşte Allah Rasûlü’nün odasında bulunan eşyalar bundan ibaretti. Hz. Ömer (r.a.), bu manzara karşısında çok duygulandı ve ağladı. Allah Resûlü niçin ağladığını sorunca da Ömer: “Yâ Rasûlallah! Şu anda kisrâlar, krallar saraylarında kuş tüyünden yataklarında yatarken, Sen, sadece kuru bir hasır üstünde yatıyorsun ve o hasır, Senin yüzünde iz bırakıyor. Gördüklerim beni ağlattı.” cevabını verir. Bunun üzerine Allah Rasûlü, Ömer (r.a.)’e şu karşılıkta bulunur: “İstemez misin, Yâ Ömer! Dünya onların, âhiret de bizim olsun.” (Buhârî, Tefsir (66), 2; Müslim, Talâk 31)   Başka bir rivâyette ise Efendimiz şöyle buyururlar: “Dünya ile benim ne alâkam var. Ben bir yolcu gibiyim. Bir ağaç altında gölgelenen bir yolcu. Sonra da orayı terkedip yoluna devam eden.” (Tirmizî, Zühd 44; İbn Mâce, Zühd 3; Ahmed bin Hanbel, I/301)

 

O, dünyaya bir vazifeyle gelmişti. Duygu ve düşüncede insanlara diriliş solukları getirmiştir. Vazifesi bittiği zaman da dünyayı terkedecekti. Dünya ile bu kadar alâkasız bir insanın, dünya adına bazı şeylere temâyül edeceğine, ihtimâl vermek aklın kabul edeceği şeylerden değildir. Evet, O, asla dünyaya meyletmedi, ve O, hiçbir zaman istikametten sapmadı, hiç dünyevîleşmedi.

 

Sadaka Hususundaki Hassasiyeti: “Akşam yatmış, fakat sabaha kadar dönüp durmuş, bir türlü uyuyamamıştı. Sağına dönüyor, soluna dönüyor, “uf”layıp duruyordu. Sabah, hanımı sordu: “Yâ Rasûlallah, bu gece rahatsız mıydınız? Çok ıstırap çektiniz.” Allah Rasûlü’nün cevabı şu oldu: "Yatağımı hazırlarken, yere düşmüş bir hurma buldum. Onu ağzıma koydum. Fakat sonra aklıma geldi ki, bizim evde sadaka ve zekât hurmaları da bulunuyor. Ya bu hurma, onlardan ise! İşte sabaha kadar bunu düşündüm, bunun ıstırâbıyla sağa sola dönüp durdum. Bir türlü gözüme uyku girmedi.” (Ahmed bin Hanbel, II/193)

 

Sadaka ve zekât O’na haramdı. Ancak bu hurma, kendine ait hediye hurmalardan da olabilirdi. Hatta bu ihtimal, diğer ihtimalden daha kuvvetliydi. Çünkü O’nun hânesinde, sadaka veya zekât malları gecelemez, geldiği gibi dağıtılırdı. Şüphenin en küçüğüne karşı böyle davranan ve hayatını hep böyle hassâsiyet içinde geçiren bir insanın, kesin haram olan bir işe yanaşması mümkün müdür? O, en küçük ve şüpheli bir şeyle dahi, ruh dünyasını kirletmeme konusunda fevkalâde hassastı. Böyle bir irâde, nasıl olur da kesin bir günah karşısında gevşerdi? Hayır, O hiçbir günah karşısında gevşemedi ve ruhunda hiçbir günaha yol vermedi. Ruhu ve irâdesi her zaman nezîhti, tertemizdi, öyle yaşadı ve Refîk-i a’lâya da öyle yükseldi.

 

“Beni Hûd Sûresi İhtiyarlattı” Hz. Ebû Bekir (r.a.), Allah Rasûlü’ne sorar: “Yâ Rasûlallah! Saçınızda ak görüyorum. Birdenbire ihtiyarladınız; bir derdiniz mi var?” Ve İki Cihan Serveri cevap verir: “Beni Hûd, Vâkıa, Mürselât Sûreleri ihtiyarlattı.” (Tirmizî, Tefsir 57). Hûd Suresinde O’na: “Emrolunduğun şekilde dosdoğru ol” (11/Hûd, 112) denmişti. Bu doğruluk, Cenâb-ı Hakk’ın, Habîbi için çizdiği doğruluktu. Ve O’ndan, bu çizginin korunması isteniyordu. Mürselât, cennet ve cehennemin, zümre zümre ayrıldığını, insanların dehşet içinde iki büklüm olduğunu anlatıyordu. Vâkıa, yine bu zümreleri gösterip teşhir ediyordu. Bu sûrelerde anlatılanlar, Allah Rasûlü’nü dehşette bırakıyor ve ihtiyarlatıyordu.

 

Âhirete Bakışı: Bir sahâbî, evinde Kur’ân okuyordu. Aynı zamanda okuduğu Kur’ân, dışarıdan da duyuluyordu. Bu sahâbî âyetleri okurken, Allah Rasûlü oradan geçmekteydi. Birden rengi sarardı ve diz üstü yere çöktü. Sanki âyetler, O’nu ırgalıyor gibiydi. Evet, O, bu âyetlerin tehdidinden öyle korkmuştu. (Kenzu’l-Ummâl, 7/206). Bu âyetler: “Hiç şüphesiz Bizim nezdimizde (onlar için hazırlanmış) boyunduruklar, yakıcı bir ateş, boğazdan geçmez bir yiyecek ve elem verici bir azâb var” (73/Müzzemmil, 12-13) diyordu. Aslında, bu gibi ifâdelerden hiç endişe etmemesi gereken birisi varsa, o da Allah Rasûlü’ydü. Ancak O, bize edep, terbiye ve Allah (c.c.) karşısında takınılacak tavır adına ders veriyordu.

 

Hayırdaki Sür’ati: Birgün mescide geldi, cemaatinin önüne geçti ve namaza durdu. Ardından hemen namazını bozdu ve odasına doğru telâşla yürüdü. Öyle bir heyecan ve telâş içindeydi ki, O’nu gören, yangına gidiyor zannederdi. Biraz sonra geldi. Eski heyecanından eser yoktu. Geçti namazı kıldırdı. Namazdan sonra sahâbî, biraz evvelki heyecan ve koşturmasının sebebini sorunca, şu cevabı verdi: “Biraz evvel bana, fakirlere dağıtılmak üzere bir şeyler getirildi. Ben, dağıtmayı unuttum. Tam namaza durduğum sırada hatırladım. Evimde böyle bir mal varken, namaz kılmak hoşuma gitmedi. Gidip Âişe (r.anha)’ye, o malı dağıtmasını söyledim.” (Buhârî, Ezan 158; Nesâî, Sehv 104). İşte buna zühd denir, işte buna incelik denir, işte buna takvâ denir ve işte buna O’nun dünya ile alâkası denir. Defalarca, dünya O’na temessül etmiş, kendini kabul ettirmek istemişti de O, her defasında elinin tersiyle onu itmişti. (Ahmed bin Hanbel, II/231)

 

Günlerce Aç ve Susuz Kalışı: O’nun, günlerce ağzına bir tek lokma koymadığı çok olurdu (Ahmed bin Hanbel, III/213). Zaten hayatı boyunca, arpa ekmeğiyle dahi, karnını bir kere doyurduğu vâki değildir (Buhârî, Et’ıme 23; Müslim, Zühd 22). Aylar geçer O’nun evinde bir çorba kaynatmak için ateş yanmazdı (Buhârî, Rikak 17; Müslim, Zühd 28).

 

Bir gün namazını oturarak kılıyordu. Kıldığı nâfile bir namazdı. Ebû Hüreyre (r.a.), namazdan sonra sordu: Yâ Rasûlallah! Bir hastalığınız mı var? Namazı oturarak kılıyorsunuz? Verilen cevap cihanı ürpertecek şekildeydi: “Yâ Ebâ Hüreyre, günlerdir ağzıma götürecek birşey bulamadım. Açlık tâkatimi kesti, ayakta duracak dermanım kalmadı, onun için namazımı oturarak kılıyorum.” Ebû Hureyre diyor ki, bunu duyunca ağlamaya başladım. Allah Rasûlü kendi durumunu unutmuş, bana teselli veriyordu: “Ağlama Ya Ebâ Hureyre! Burada çekilen açlık, insanı âhiret azâbından kurtarır.” (Ebû Nuaym, Hilye 7/109; Kenzu’l-Ummâl, 7/199)

 

O, bir liderdi. Raiyyetinin arasında günlerce aç kalanlar vardı (Bkz. Buhârî, Et’ıme 23; Müslim, Zühd 12; Mecmeu’z-Zevâid, 10/322). İşte, Allah Rasûlü de kendi hayat standardını onlara göre ayarlamıştı. Tebaası içinde, maddî hayat itibariyle en fakirâne hayatı O yaşıyordu. Hem de bunu kendi ihtiyarıyla yapıyordu. İsteseydi müreffeh bir hayat yaşayabilirdi. Bu, O’nun için hiç de zor değildi. Zira, sadece kendisine hediye olarak gelenleri dağıtmayıp yanında bırakmış olsaydı, o gün için en zengin bir hayat yaşamasına kâfi gelirdi; ama O böyle yapmayı hiç düşünmedi.

 

Bu, kesinlikle, O’nun ve yetiştirdiği cemaatinin dünyaya küsmüşlüğü veya dünyayı terketmişliği mânâsına alınmamalıdır. Mesele bir kısım şom ağızların, “Bir lokma, bir hırka” deyip Allah Rasûlüne âit bir ahlâk ölçüsünü alaya aldıkları gibi değildir. İsteyen, kazanır, zengin olur ve Allah (c.c.)’ın emrettiği ölçüde zekâtını verir, infakta bulunur; evet kimse böyle bir kazancın karşısında değildir. Hatta helâlinden kazanmak İslâm’da teşvik bile görmüştür. Bununla beraber, Allah Rasûlü’nün ve O’nun has dairedeki bir kısım arkadaşlarının, yukarıda müşahhas misâllerini verdiğimiz anlayışa ve idrâke sâdık kalmaları gerekir. Aksi halde, her gün hızla büyüyen, Mekke ve Medine sınırlarını çoktan aşan bu cemaati, ilk günkü saffet ve duruluğunda tutmak mümkün değildir. Bu cemaat, sırf bir beden ve cismâniyet cemaati değildir. Bu cemaat, aynı zamanda, ruh, kalp, irâde ve vicdan cemaatidir. Ve işte Allah Rasûlü, cemaatini bu dinamiklerle ayakta tutmaya çalışıyordu. Onlardan istediği her fedâkârlığı da, evvelâ kendisi gösteriyor ve her meselede olduğu gibi bu meselede de ümmetine örnek oluyordu. İşte, en çarpıcı örneklerden bir tablo:

 

Gecenin yarısıydı. Açlık Allah Rasûlü’nün bütün dermanını tüketmiş ve artık gözüne uyku da girmez olmuştu. Belki biraz uyuyabilseydi, açlığın o şiddetli ıstırabından geçici de olsa kurtulacaktı. Ne var ki açlık, O’nu terkedeceğe benzemiyordu. Evinden çıktı, bir tarafa doğru yürümeye başladı. Biraz sonra da bir karartı hissetti. Gelen biri vardı. Dikkatini oraya çevirdi; tanımıştı... Bu, hayatının hiçbir ânında O’ndan ayrılmayan insandı. Düşüncede, aksiyonda hep O’nunla beraber olmuştu. Şimdi de gecenin yarısında, Medine’nin bu tenha köşesinde randevulaşmış gibiydiler. Gelen, Hz. Ebû Bekir (r.a.)’di ve Allah Rasûlü, ona selâm verdi. Ardından da sordu: “Yâ Ebâ Bekir! Gecenin bu vaktinde seni dışarıya çıkaran nedir?” Ebû Bekir (r.a.), Allah Rasûlü’nü görünce derdini unutuvermişti. Zâten o, hep öyle idi. Hani Mekke’de Allah Rasûlü’nü kurtarmak için girdiği kavgada komalık olmuş, bir gün baygın kalmış ve gözlerini ilk açtığında “Allah Rasûlü’ne ne oldu?” diye sormuştu. Anası Ümmü Ümâre kızmış: “Ölüyorsun; fakat hâlâ O’nu düşünüyorsun” (İbn Kesir, el-Bidâye 3/40) demişti. O, bilmiyordu ki, Ebû Bekir (r.a.), O’nu düşünmediği zaman ölürdü. Çünkü Allah Rasûlü, onun hayat kaynağıydı. İşte şimdi de O’ndan ayrı kalamamış ve bilemediği bir his, onu buraya kadar sürüklemişti. Sürüklemişti ve Rasûlullah’ın sorusuna “Açlık” diye cevap veriyordu. “Evde yiyecek bir şey bulamadım, gözüme uyku girmedi ve dışarıya çıktım.”

 

Hemen ardından ekledi: “Anam babam Sana feda olsun Yâ Rasûlallah, Sen niye çıktın?” Cevap aynıydı. Allah Rasûlü de açlıktan dolayı çıkmıştı. Tam bu esnâda bir karartı daha belirdi. Belli ki bu uzun boylu, görkemli insan Ömer’di. Zâten, tablonun tamamlanması gerekiyordu. Allah Rasûlü, sağ tarafına Hz. Ebû Bekir (r.a.)’i almıştı; ama, henüz sol tarafının her zamanki konuğu yoktu; sanki tabloyu yarım bırakmamak için o da koşup geliyordu. Evet gelen Hz. Ömer (r.a.)’di. Karşısında bu iki dostu görünce O da şaşırıp kalmıştı. Selâm verdi, selâmı alındı. Ve Söz Sultanı, Ömer (r.a.)’e de niçin çıktığını sordu. O da, aynı cevabı verdi: “Açlık, Ey Allah’ın Rasûlü, açlık beni dışarıya çıkardı” dedi. Efendimiz’in hatırına Ebu’l-Heysem (r.a.) geldi. Evi o taraflardaydı. İhtimal gündüz de onu bağında görmüştü. Hiç olmazsa onlara hurma ikram eder ve açlıklarını yatıştırırlardı. “Gelin Ebu’l-Heysem’e gidelim” dedi.

 

Ebu’l-Heysem (r.a.)’in evine vardılar. Ebu’l-Heysem ve hanımı, uyuyordu. Evde, bir de küçük bir çocukları vardı. Yaşı, beş veya altıydı. Önce kapıyı Hz. Ömer (r.a.) çaldı. O gür sesiyle “Ya Ebe’l-Heysem!” diye seslendi. Ebu’l-Heysem de hanımı da sesi duymadı. Fakat, yatağında mışıl mışıl uyuyan o yavru, birden yatağından fırladı, “Baba! kalk Ömer geldi” dedi. Ebu’l-Heysem (r.a.), çocuğunu rüya görüyor sandı. “Yat oğlum, gecenin yarısı, bu vakitte burada Ömer’in işi ne?!” Çocuk yattı. Kapı açılmayınca, bu defa da o nârin sesli Ebû Bekir (r.a.), gelip seslendi: “Yâ Ebe’l-Heysem!” Çocuk yine fırladı, kalktı ve “Baba! Ebû Bekir geldi” diye bağırdı. Babası onu tekrar yatırdı. Fakat son gelen, sesi soluğu cenâzeleri dahi canlandıran Allah Rasûlü’ydü. O, “Ya Ebe’l-Heysem!” diye seslenince, çocuk, artık yayından fırlayan bir ok olmuştu. Hem kapıya doğru koşuyor, hem de “Baba kalk, Rasûlullah geldi!” diyordu. Ebu’l-Heysem (r.a.), neye uğradığını şaşırmıştı. Hemen kapıya koştu. Gözlerine inanamıyordu. Gecenin bu saatinde, hânesine, Sultanlar Sultanı nüzûl etmişti. Hemen onları içeri aldı. Gidip bir oğlak boğazladı. Bu şeref, insana hayatta belki bir kere nasip olurdu. Hayatının en mutlu ânını yaşıyordu. Canını bile sofraya koysa azdı. Hurma getirdi, süt getirdi, et getirdi ve bu aziz misafirlerine ikram etti. Açlıklarını bastıracak kadar yediler. Ardından da yine Allah Rasûlü’nün gözleri dolu dolu oldu. Ve her hâdiseye ayrı bir buud ve derinlik kazandıran dudaklarından şu sözler döküldü: “Allah’a kasem ederim, işte şu nimetlerden yarın hesaba çekileceksiniz.” (Müslim, Eşribe 140, hadis no: 2038; Muvattâ, Sıfatu'n-Nebî 28, h. no: -2, 932; Tirmizî, Zühd 39, h. no: 2370)Ardından da şu âyeti okudu: “O gün, muhakkak bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz” (102/Tekâsür, 8).

 

İşte O, hayatını bu kadar hassas ve bu kadar derin ölçüler içinde geçiren müstesnâ bir insandı. Hz. Ömer (r.a.) O’na en yakın olanlardandı ve O’nun hayatının zühd yanını şöyle anlatıyordu: “Allah’a yemin ederim, ben, Rasûlullah’ın, sabahtan akşama kadar kıvrandığını bilirim. Zira, hurmanın en kötüsü olan (dakal) denen hurmayı dahi bulup karnını doyuramıyordu.” (Müslim, Zühd 36; İbn Mâce, Zühd 10; Ahmed bin Hanbel, I/24, 50)

 

Halbuki O, kimden isteseydi, O’nun için en mükellef sofralar hazırlardı. Hem buna ne hâcet? Kendisine gelen hediyeler, her gün O’na ve ailesine, müreffeh bir hayat yaşatacak ölçüdeydi. Ancak O, geleni dağıtıyor ve yarınlara bir şey bırakmıyordu. (Buhârî, Bed’u’l-Vahy 5-6, Savm 7; Müslim, Fezâil 50) 

 

Kendisine, niçin dünya nimetlerinden istifade etmediği sorulunca da O, şöyle cevap veriyordu: “Dünya nimetlerinden istifadeyi nasıl düşünebilirim ki, İsrâfil sûru eline almış, Cenâb-ı Hakk’ın emrini beklemektedir. Böyle bir durumda olan insan, gelişigüzel, dünya nimetlerinden nasıl istifâde eder ki?” (Tirmizî, Kıyâme 8; Ahmed bin Hanbel, I/36; III/7) (F. Gülen, Sonsuz Nur, c. 2, s. 229 vd.)

 

 

Hz. Peygamber ve Ashâbının Yaşayışlarındaki Fakirlik

 

Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: "Bazı aylar olurdu, hiç ateş yakmazdık, yiyip içtiğimiz sadece hurma ve su olurdu. Ancak, bize bir parçacık et getirilirse o hâriç." (Buhârî, Et'ıme 23, Rikak 17; Müslim, Zühd 20-27, hadis no: 2970-2973; Tirmizî, Zühd 38, h. no: 2357-2358, 35 h. no: 2473). Diğer bir rivâyette: "Rasûlullah ölünceye kadar Muhammed âilesi buğday ekmeğini üst üste üç gün doyuncaya kadar yememiştir" denmiştir. Bir diğer rivâyette: "Muhammed (s.a.s.) bir günde iki sefer yedi ise, biri mutlaka hurma idi" denmiştir.

 

İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) ve ailesi üst üste pek çok geceleri aç geçirirler ve akşam yemeği bulamazlardı. Ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi." (Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2361)

 

Hz. Ömer (r.a.) insanların nâil oldukları dünyalıktan söz etti ve dedi ki: "Gerçekten ben Rasûlullah (s.a.s.)'ın bütün gün açlıktan kıvrandığı halde, karnını doyurmaya adi hurma bile bulamadığını gördüm." (Müslim, Zühd 36, hadis no: 2978)

 

"Şurası muhakkak ki, Allah hakkında benim korkutulduğum kadar kimse korkutulmamıştır. Allah yolunda bana çektirilen eziyet kadar kimseye eziyet çektirilmemiştir. Zaman olmuştur, otuz gün ve otuz gecelik bir ay boyu, Bilâl ile benim yiyeceğim, Bilâl'in koltuğunun altına sıkışacak miktarı geçmemiştir." (Tirmizî, Kıyâmet 35, hadis no: 2474)

 

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'a arpa ekmeği ile kokusu değişmiş erimiş yağ getirmiştim. (Bir seferinde) şöyle söylediğini işittim: "Muhammed ailesinde, dokuz kadın bulunduğu bir zamanda, bir sa' hurma, veya bir sa' hubûbat bile gecelememiştir." (Buhârî, Rehn 1, Büyû 14; Tirmizî, Büyû 7, (1215); Nesâî, Büyû 50, (7, 288).]

 

Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: "Evimden soğuk bir günde çıktım. Çok açtım, (yiyecek) bir şey arıyordum. Bir yahudîye rastladım, bahçesinde çıkrıkla sulama yapıyordu. Duvardaki bir açıklıktan adama baktım. "Ne istiyorsun ey bedevi, kovasını bir hurmaya bana su çeker misin?" dedi. Ben de: "Evet! ama kapıyı aç da gireyim!" dedim. Adam kapıyı açtı, ben girdim, bir kova verdi. Su çekmeye başladım. Her kovada bir hurma verdi. İki avucum hurma ile dolunca kovayı bıraktım ve bu bana yeter deyip hurmaları yedim, sudan içip sonra mescide geldim." (Tirmizî, Kıyâmet 35, hadis no: 2475)

 

Ebû Talhâ (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'a açlıktan şikâyet ettik ve karınlarımızı açıp gösterdik. Herkeste bir taş vardı. Resûlullah (s.a.s.) da karnını açtı, O'nda iki taş vardı." (Tirmizî, Zühd 39, hadis no: 2372)

 

Utbe İbnu Gazvân (r.a.) anlatıyor: "Gerçekten ben kendimi, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte olan yedi kişiden yedincisi olarak görmüşümdür. Huble (asma) yaprağından başka yiyeceğimiz yoktu. Öyle ki avurtlarımız yara oldu." (Müslim, Zühd 15, hadis no: 2967)

 

Fudâle İbnu Ubeyd (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) cemaate namaz kıldırırken, bazı kimseler açlık sebebiyle kıyam sırasında yere yıkılırlardı. Bunlar Ashâb-ı Suffe idi. (Medîne'de misâfir olarak bulunan) bedevîler, bunlara delirmiş derlerdi. Efendimiz namazdan çıkınca yanlarına uğrar ve: "Eğer (bu çektiğiniz sıkıntı sebebiyle) Allah indinde elde ettiğiniz mükâfaatı bilseydiniz, fakirlik ve ihtiyaç yönüyle daha da artmayı dilerdiniz" derdi." (Tirmizî, Zühd 39, hadis no: 2369)

 

Bu hadisler, (son on hadis) Rasûlullah (s.a.s.) ve ashâb-ı kirâmın zâhidâne hayatı hakkında bilgi vermektedir. Hattâ son rivâyette görüldüğü özere, ashâb-ı suffe, zühdün ötesinde "yokluk" ve "darlık" şartlarını yaşamıştır. Zühd, belli bir ölçüde irâdî bir hayat tarzı, varlığa rağmen bir tercihdir. Halbuki açlıktan karna taş bağlamak, namazda kıyam sırasında yere yığılıp kalmak irâdî bir zühd değil, yokluğun getirdiği bir mahkûmiyettir. İslâm inkılâbı, bu maddî imkânsızlıklar içerisinde başlamıştır. Rasûlullah (s.a.s.) şahsen mahkûm olduğu maddî darlıktan hiç şikâyetçi olmadan, zerre kadar fütura düşmeden sıkıntılara katlanmış, Allah indindeki sevabı hatırlatarak ashâbını da metânet ve sabra dâvet etmiştir.

 

Rivâyetler, Efendimiz'in fetihlerden sonra, gelirlerin artmasıyla maddî bolluğa kavuşulmuş olmasına rağmen yaşayış tarzını değiştirmeyip üst üste üç gün buğday ekmeğini doyuncaya kadar yemeyecek, mutfağında günlerce ateş yakmayacak kadar mütevâzi/sade yaşayışını devam ettirdiğini bildirmektedir.  Yani O, ömrü boyunca, irâdî ve kasdî bir zühd hayatı yaşamış, ümmetine vecîbe kılmadan, ideal hayat örneğini fiilen vermiştir. (İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/463)

 

"Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur." (Tirmizî, Zühd 34, h. no: 2347; İbn Mâce, Zühd 9, h. no: 4141).

 

"Âdemoğlunun şu üç şey dışında (temel) hakkı yoktur. İkamet edeceği  bir ev, avretini örteceği bir elbise, katıksız bir ekmek ve su." (Tirmizî, Zühd 30, hadis no: 2342)

 

"İslâm hidâyeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene ne mutlu!" (Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2350)

 

Ebû Saîdi'l-Hudrî (r.a.) anlatıyor: "Ensâr (r.a.)'dan bazı kimseler, Rasûlullah (s.a.s.)'dan bir şeyler talep ettiler. Peygamberimiz de istediklerini verdi. Sonra tekrar istediler, o yine istediklerini verdi. Sonra yine istediler, o isteklerini yine verdi. Yanında mevcut olan şey bitmişti; şöyle buyurdular: "Yanımda bir mal olsa, bunu sizden ayrı olarak (kendim için) biriktirecek değilim. Kim iffetli davranır (istemezse), Allah onu iffetli kılar. Kim istiğna gösterirse Allah da onu gani kılar. Kim  sabırlı davranırsa Allah ona sabır verir. Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır." (Buhârî, Zekât 50, Rikak 20; Müslim, Zekât 124, hadis no: 1053; Muvattâ, Sadaka 7 -2, 997-; Ebû Dâvud, Zekât 28, h. no: 1644; Tirmizî, Birr 77, h. no: 2025; Nesâî, Zekât 85, -5, 95-) Rezin rahimehullah şu ziyâdede bulunmuştur: "İslâm'a girip, yeterli miktarla rızıklandırılan ve verdiği bu miktara Allah'ın kanaat etmeyi nasip ettiği kimse kurtuluşa ermiştir."

 

"Ey ademoğlu! Eğer fazla malını Allah yolunda harcarsan bu senin için daha hayırlıdır. Kendine saklarsan senin için zararlıdır. Kefâf (yeterli miktar) sebebiyle levm edilmez, kınanmazsın. (Harcamaya), bakımları üzerinde olanlardan başla. Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır." (Müslim, Zekât 97, hadis no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344).

 

"Siz Allah'a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de, kuşları  rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı: Sabahleyin aç çıkar, akşama tok dönerdiniz." (Tirmizî, Zühd 33, hadis no: 2345)

 

"Zenginlik mal çokluğuyla değildir. Bilâkis zenginlik göz tokluğudur, gönül zenginliğidir." (Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 120, hadis no: 1051; Tirmizî, Zühd 40, h. no: 2374)

 

"(Hakiki) miskîn (yoksul), kapı kapı dolaşırken verilen bir iki lokmanın veya bir iki hurmanın geri çevirdiği kimse değildir. Fakat gerçek miskîn, ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan ve halini anlayıp kendisine tasaddukta bulunacak biri çıkmayan, (buna rağmen) kalkıp halktan birşey istemeyen kimsedir." (Buhârî, Zekât, 53, Tefsir, Bakara 48; Müslim, Zekât 102, hadis no: 1039; Muvattâ, Sıfatu'n-Nebiyy 7, -2, 923-; Ebû Dâvud, Zekât 23, h. no: 1631, 1632; Nesaî, Zekât 76 -5, 85-)

 

"Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle yapmak, Allah'ın üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için gereklidir." (Buhârî, Rikak 30; Müslim, Zühd 8, hadis no: 2963; Tirmizî, Kıyâmet 59, h. no: 2515). Rezin bir rivâyette şu ziyâdede bulundu: "Avn İbnu Abdillah İbnu Utbe rahimehullah dedi ki: "Ben zenginlerle düşüp kalkıyordum. O zaman benden daha heveslisi yoktu. Bir binek görsem benimkinden daha iyi görürdüm; bir elbiseye baksam, benimkinden daha iyi olduğuna hükmederdim. Ne zaman ki bu hadisi işittim, fakirlerle düşüp kalktım ve rahata erdim."

 

"Sizden biri dilenmeye devam ettiği takdirde yüzünde bir parça et kalmamış halde Allah'a kavuşur." (Buhârî, Zekât 52;  Müslim, Zekât 103, hadis no: 1040; Nesâî, Zekât 83 -5, 94-)

 

"İstemeler bir nevi cırmalamalardır. Kişi onlarla yüzünü  tırmalamış olur. Öyle ise, dileyen (hayâsını koruyup) yüz suyunu devam ettirsin, dileyen de bunu terketsin. Şu var ki, kişi,  zarûrî olan (şeyleri) iktidar sahibinden istemelidir." (Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1639; Tirmizî, Zekât 38, h. no: 681; Nesâî, Zekât 92 -5, 100-)

 

"Bir adam Rasûlullah (s.a.s.)'dan bir şeyler istedi. Peygamberimiz de verdi. Adam dönmek üzere ayağını kapının eşiğine basar basmaz, Rasûlullah: "Dilenmede olan (kötülükleri) bilseydiniz kimse kimseye birşey istemek için asla gitmezdi!" buyurdu." (Nesâî, Zekât 83 -5, 94, 95-)

 

"Kişinin iplerini alıp dağa gitmesi, oradan sırtında bir deste odun getirip satması, onun için, insanlara gidip  dilenmesinden daha hayırlıdır. İnsanlar istediğini verseler de vermeseler de." (Buhârî, Zekât 50, Büyû' 15)

 

Sevban (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün):"Cenneti garanti etmem  mukabilinde,  insanlardan hiçbir şey istememeyi kim  garanti edecek?" buyurdular. Sevban (r.a.) atılıp: "Ben, (Ey Allah'ın Resulü!)" dedi. Sevban (bundan böyle) hiç kimseden birşey istemezdi." (Ebû Dâvud, Zekât 27, hadis no: 1643; Nesâî, Zekât 86, -5, 96-)

 

"İstemede ısrar etmeyin. Vallahi, kim benden bir şey ister, ben ona vermek arzu etmediğim halde, ısrarı (sebebiyle) bir şey kopartırsa, verdiğim o şeyin bereketini görmez." (Müslim, Zekât 99, hadis no: 1038; Nesâî, Zekât 88 -5, 97, 98-)

 

İbnu'l-Firâsî'nin anlattığına göre, babası: "Ey Allah'ın Rasûlü! (ihtiyacımı başkasından) isteyeyim mi?" diye sormuş, Rasûlullah (s.a.s.) da: "Hayır, isteme! Ancak istemek zorunda kalmışsan, bâri sâlihlerden iste!" buyurmuşlardır. (Ebû Dâvud, Zekât 28, hadis no: 1646; Nesâî, Zekât 84, -5, 95-)

 

"Kim, kendisini müstağni kılacak miktarda malı olduğu halde isterse (dilenirse), kıyâmet günü, istediği şey suratında bir tırmalama veya soyulma ya da ısırma yarası olarak gelir!" Yanında bulunanlar: "Kişiyi müstağni kılan (miktar) nedir?" diye sordular. "Kırk dirhem altın veya o kıymette bir başka şey!" buyurdu." (Ebû Dâvud, Zekât 23, hadis no: 1626; Tirmizî, Zekât 22, h. no: 650; Nesâî, Zekât 87, -5, 97-; İbn Mâce, Zekât 26, hadis no: 1840)

 

"Kim (malını artırmak için) insanlardan dilenirse, o mutlak surette ateş talep etmiş olur. Öyleyse ister azla yetinsin isterse çoğaltmayı istesin, (artık kendisi bilir)!" (Müslim, Zekât 105, hadis no: 1041)

 

Kabisa İbnu Muharik (radıyallahu anh) anlatıyor: "Sulh için diyet (hamâle) ödemeyi kabullenmiştim. Bu hususta yardım istemek için Rasûlullah (s.a.s.)'ı aradım ve karşılaştık. (Meseleyi açınca): "Bekle, bize sadaka malı gelecek. O zaman ondan sana da verilmesini emrederim" buyurdular. Sonra da: "Ey Kabisa! İstemek, üç kişi dışında hiç kimseye helâl olmaz: Sulh diyeti (hamâle) kabullenen kimse. Buna, gereken miktarı buluncaya kadar, istemesi helaldir. Ama o  miktara ulaşınca, artık istemez. Âfete uğrayıp malını kaybeden kimse. Buna da maişetini temin edecek miktarı elde edinceye kadar istemesi helaldir. Fakirliğe uğrayan adam. Eğer kavminden üç kişi, "Falancaya fakirlik isâbet etti" diye ittifak ederlerse, geçimine yetecek miktarı elde edinceye kadar istemesi helâldir. Bunlar dışında  istemek, ey Kabisa haramdır." (Müslim, Zekât 109, hadis no: 1044; Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1640; Nesâî, Zekât 86, -5, 96, 97-)

 

Enes (r.a.) anlatıyor: "Ensârî bir zat gelip Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'dan birşeyler istemişti. "Evinde hiçbir şey yok mu?" buyurdular. Adam:"Evet, dedi. Bir çulumuz var. Bir kısmıyla örtünüp, birkısmını da yaygı olarak yere seriyoruz! Bir de su içtiğimiz kabımız var." "Onları bana getir!" diye emrettiler. Adam gidip getirdi. Peygamberimiz eşyaları  eline alıp: "Şunları satın alacak yok mu?" buyurdular. Bir adam: "Ben bir  dirheme satın alıyorum" dedi. Rasulullah: "Bir  dirhemden fazla veren yok mu?" dedi ve iki üç sefer tekrarlayarak (açık artırmaya çıkardı). Orada bulunan bir adam: "Ben onlara iki dirhem veriyorum" dedi. Rasûlullah eşyaları ona sattı. İki dirhemi alıp Ensârîye verdi ve: "Bunun biriyle ailen için yiyecek al, ailene ver. Diğeriyle de bir balta al bana getir!" buyurdular. Adam gidip bir balta alıp getirdi. Rasûlullah, ona eliyle bir sap geçirdi. Sonra: "Git, odun topla, sat ve on beş gün bana gözükme!" buyurdu. Adam aynen böyle yaptı, sonra yanına geldi. Bu esnâda on dirhem kazanmış, bunun bir kısmıyla giyecek, bir kısmıyla da yiyecek satın almıştı. Rasûlullah: "Bak, bu senin için, kıyâmet günü alnında  dilenme lekesiyle gelmenden daha hayırlıdır!" buyurdu ve sözlerine şöyle devam etti: "Dilenmek, sersefil, fakirliğe düşmüş veya rüsvay edici borca batmış ya da elem verici kana bulaşmış insanlar dışında, kimseye câiz değildir." (Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1641; Tirmizî, Büyû' 10, hadis no: 1218; İbn Mâce, Ticârât 25, hadis no: 2198)

 

Habeşî İbn Cünâde es-Selûlî (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) Arafat'ta vakfede iken bir bedevî gelerek ridâsının bir ucundan tutup, ondan bunu istedi. Peygamberimiz de ridâsını ona verdi. Adam ridâyı beraberinde  alıp gitti. Tam o sırada dilenmek haram kılındı. Bunun üzerine Rasûlullah: "Sadaka zengine helal değildir;  sağlığı yerinde güç kuvvet  sahibine de helal değildir. O, sersefil edici, fakre düşen, haysiyeti kırıcı borca giren, eleme boğan kana bulaşan kimseler dışında hiç kimseye helal değildir. Öyleyse, kim malını artırmak için insanlara el açarsa, bu, kıyamet günü suratında cırmalama yaralarına ve cehennemde yiyeceği kızgın taşlara dönüşür. Öyleyse (buyursun) dileyen azla yetinsin, dileyen de çoğaltmaya çalışsın." (Tirmizî, Zekât 23, hadis no: 653). Rezin merhum şu ziyâdede bulunmuştur: "Ben, bir adama ihsanda bulunurum. Adam da onu koltuğunun altına koyarak alıp gider veya yiyip midesine indirir. Halbuki bu, (eğer lâyık değilse) o adam için ateşten başka bir şey değildir." Rasûlullah'ın bu sözü üzerine Hz. Ömer (r.a.): "Ey Allah'ın Resulü! Öyleyse ateş olan bir şeyi niye veriyorsunuz?" diye sordu. Rasûlullah: "Allah benim cimri olmamı kabul etmedi, insanlar da benden istememeyi kabul  etmedi!" cevabını verdi. Orada bulunanlar:"Dilenmeyi haram kılan zenginlik nedir?" diye sordular. Peygamberimiz: "Sabah veya akşam yetecek  kadar yiyecektir!"  buyurdular." (Kütüb-i Sitte, c. 14, s. 66)

 

"Kim  kendisine gelen bir fakirliği hemen halka intikal ettirirse (yani onlara açarak dilenmeye kalkarsa), onun fakirliğinin önüne geçilmez. Kime de fakirlik gelir, o da bunu (sadece) Allah'a açarsa, Allah ona er veya geç rızkıyla imdat eder." (Tirmizî, Zühd 18, hadis no: 2327; Ebû Dâvud, Zekât 28, hadis no: 1645)

 

Hz. Ömer (r.a.) şöyle hitap etmiştir: "Ey insanlar! Bilin ki  tamahkârlık fakirliktir, yeis (tamahkâr olmamak) zenginliktir. Kişi bir şeye tamah göstermezse ondan müstağnî olur."  (Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 14, s. 68)

 

İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: "(Babası) Ömer İbnu'l-Hattab (r.a.) dedi ki: "Rasûlullah (s.a.s.), (zaman zaman) bana ihsanda bulunuyordu. (Her seferinde ben): "(Ey Allah'ın Rasûlü!) bunu, buna benden daha muhtaç olan birine verseniz!" diyordum. Rasûlullah da: "Al bunu! Bu maldan,  sen istemediğin ve gelmesini bekler durumda olmadığın halde gelen birşey olursa onu al ve temellük et (yani kendi malın kıl, malın olduktan sonra) dilersen ye, dilersen sadaka olarak bağışla. (Bu vasıfta) olmayan mala nefsini bağlama!" buyurdular. (Hadisi İbn Ömer'den rivâyet eden) Sâlim der ki: "Bu (hadis) sebebiyle Abdullah, kimseden bir şey istemezdi, (kendiliğinden) gelen bir şey olursa onu da reddetmezdi." (Buhârî, Ahkâm 17, Zekât 51; Müslim,  Zekât 110, hadis no: 1045; Nesâî, Zekât 94, -5, 105-)

 

Amr İbnu Tağlib anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'a bir mal -veya bir şey- getirilmişti. Hemen onu taksim edip dağıttı. (Ancak, bunu yaparken) bir kısmına verdi, bir kısmına vermedi. Kendilerine verilmemiş olan kimselerin, sonradan hakkında dedikodu yaptıkları kulağına geldi. Bunun üzerine, (uygun bir fırsatta, halka hitap etmek üzere doğruldu). Allah'a hamd ve senâ ettikten sonra: "Sadede gelince; vallahi ben, birine verip diğerine vermediğim olur (bu doğrudur, ancak) vermediğim, nazarımda, verdiğimden daha çok sevgiye mazhardır. Ben bir kısım insanlara, kalplerinde gördüğüm sabırsızlık ve hırs sebebiyle veririm; bir kısmını da, Allah Teâlâ'nın kalplerine koymuş bulunduğu zenginlik ve hayra havâle eder (ve onlara bir şey vermem). İşte bunlardan biri Amr İbnu Tağlib'dir!" buyurdular. Amr devamla der ki: "Vallahi, Rasûlullah (s.a.s.)'ın (hakkımda telaffuz buyurduğu) bu kelâmına bedel kırmızı develerim olsaydı bu kadar sevinmezdim." (Buhârî, Cum'a 29,  Humus 19, Tevhid 49)

 

 

Hz. Peygamber'in Ailesinin Maîşeti ve Sade Yaşayışı

 

Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: "ÂI-i Muhammed'in (s.a.s.), bazen bir ay geçer, hücrelerinin hiçbirinde ateş yanmazdı. Hz. Âişe'nin râvisi Ebû Seleme der ki: "Ben Âişe (r.a.)'den sordum: "Öyleyse bu esnâda ne yerlerdi?" Şu cevabı verdi: "İki siyah: Hurma ve su! Ancak, Ensardan komşularınız vardı. Onlar sadâkatli komşulardı. Onların sağmal hayvanları vardı. Bunlar hayvanlarının sütünden Rasûlullah’a bazen gönderirlerdi. (O, bize de içirirdi)" dedi. Muhammed (İbnu Mâce) der ki: "Ve onlar (yani Hz. Peygamber'in hücreleri) dokuz taneydi." (Müslim; Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 575)

 

"Muhammed'in nefsini elinde tutan Zat-ı Zülcelâl'e yemin olsun ki, Âl-i Muhammed'de hiçbir zaman akşamdan sabaha bir sa' miktarında ne zahire ne de kuru hurma bulunmuştur." Halbuki o sıralarda Aleyhissalâtu vesselâm'ın dokuz zevceleri vardı." (Buhârî, Kitabu'l-Bey')

 

"Al-i Muhammed'de ancak bir nüdd miktarı yiyecek maddesi sabahlamıştır" veya "Al-i Muhammed'de bir nüdd yiyecek (bile) sabahlamadı." (Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 576)

 

Süleymân İbn Surad (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) bize geldi ve bir yiyecek (ikramına) gücümüz yetmeksizin -veya bir yiyeceğe gücü yetmeksizin- üç gece kaldık." (Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 576)

 

Hz. Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)’a  bir gün sıcak bir yemek getirilmişti. Yedi ve yemekten çıkınca: "Elhamdülillah, şu şu vakitten beri mideme sıcak bir yemek girmemişti" buyurdu." (Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 577)

 

Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'ın kızı (Fâtıma gerdek gecesi) bana gönderildi. Onun gönderildiği gece yatağımız koyun derisinden başka bir şey değildi." (Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 577)

 

 

Peygamberimiz'in Çocuklarına ve Ev Halkına Karşı Tavırları

 

Rasûlullah, ümmetini eğitip terbiye ederek ateşten koruması ve sıırât-ı müstakîme yöneltmesindeki gayretini, evinde en yakınlarına karşı görmememiz tabii ki mümkün değildir. Allah Rasûlü, her hususta olduğu gibi, insan eğitiminde ve çocuk terbiyesinde de daima orta yolu takip etmişti. Bütün evlâtlarını, torunlarını canı kadar sever hem de bu sevgisini onlara hissettirirdi. Ne var ki, bu sevgisinin kötüye kullanılmasına da asla fırsat vermezdi. Zaten O’nun evlat ve torunları arasında, böyle bir davranışa yeltenen de yoktu. Ancak bilmeden yaptıkları hatalar karşısında, Allah Rasûlü’nün takındığı bir tavır, o derin sevgiyi bir vekar buğusuyla sarar ve ılık bir görünümle onları şüpheli zeminde dolaşmaktan alıkordu. Meselâ, bir defasında Hz. Hasan veya Hüseyin, henüz yaşları çok küçük olduğu için elini sadaka hurmasına uzatır. Allah Rasûlü hemen harekete geçer ve o hurmayı onun elinden alarak: “Bize sadaka hurması haramdır” (Ahmed bin Hanbel, II/279; Müslim, Zekât 161) der. Daha o yaştan itibaren, onları harama karşı duyarlı yetiştirme, terbiyede dengenin güzel örneklerinden biri olsa gerek.

 

Çocuklarını Ebedî Hayata Hazırlaması: Allah Rasûlü ebediyete, yani insanların yaratılış itibariyle talip oldukları şeye talipti. Evet insan, ebed için yaratılmıştır. Ebedden Ebedî Zât’tan başka bir şeyle de tatmin olması mümkün değildir. Binaenaleyh O’ndan başka bir şey istemez.. bilerek-bilmeyerek hep O’nu arzular. Bu itibarla da insana ebediyeti vereceğiniz âna kadar onun doyup tatmin olması mümkün değildir. Evet, insanın sonsuz emelleri ve arzuları vardır. Ona ne verseniz tatmin edemezsiniz! Zaten bütün dinlerin ve peygamberlerin mesajlarının esası da işte bu ukba buudlu nizamdır. Bu itibarladır ki, Allah Rasûlü (sav) bir taraftan avuç avuç ve kucak kucak onlara huzur taşırken, diğer taraftan da onları ebedî huzura, ebedî saadete hazırlamayı hiç mi hiç ihmâl etmiyordu. Bunun en çarpıcı misallerinden birini şu vak’ada görmek mümkündür: Fâtıma Vâlidemiz, boynunda bir gerdanlıkla Allah Rasûlü’nün huzuruna gelir. Allah Rasûlü (s.a.s.), bir rivâyette (Nesâî’nin rivâyeti) Fâtıma Vâlidemiz’in boynundan gerdanlığı alır. Başka bir rivayette gerdanlık Fâtıma Validemiz’in elindedir ve Allah Rasûlü ona şöyle buyurur: "İster misin ki halk Peygamberin kızı elinde cehennemden bir zincir, bir kolye taşıyor? desin?" (burada, halktan maksat, insanlar veya melekler, sema sâkinleri olması arasında fark yoktur.) Evet bir taraftan onları aziz tutuyor, diğer taraftan da teveccühlerini bütünüyle ahirete, Allah’a, ebedî ve uhrevî güzelliklere çeviriyordu. Bu söz Hz. Fâtıma’ya yetmişti. Zira bu söz, onun gönlünde taht kuran ve onu bütün letaifiyle fetheden insandan geliyordu. Onun için Hz. Fâtıma diyor ki: “Hemen kolyeyi sattım. Parasıyla bir köle aldım ve o köleyi de hemen hürriyete kavuşturdum. Sonra da Allah Rasûlü’nün huzuruna geldim. Geldim ve yaptıklarımı kendisine bir bir nakledince mesrûr oldu, sevindi. Sonra da ellerini açıp Allah’a şöyle hamd etti: “(Kızım) Fâtıma’yı cehennemden koruyan Allah’a hamdolsun.” (Nesâî, Zînet 39)

 

Elbette ki, Hz. Fâtıma boynuna taktığı bu kolye ile harama girmiş değildi. Ancak Allah Rasûlü onu mukarrebîn dairesinde tutmaya çalışıyordu. Efendimiz’in ikazı takva ve kurb buudluydu. Bu bir cihetle dünyaya karşı alâkasızlık, ama daha çok da, bulundukları yer ve kıyamete kadar temsil edecekleri cemaat itibariyle, “Ehl-i Beyt”in anasına düşen bir titizlik ve hassasiyet örneğiydi: Evet, Hasan’a, Hüseyin’e ve daha sonra gelecek Zeynelâbidin gibi âbidlerin, ziya kaynağına ana olmak elbette kolay değildi. Allah Rasûlü onu Ehl-i Beyt’e ana olmaya hazırlıyordu. Sanki ona: “Kızım sen, öyle bir koca evine giriyorsun ve öyle bir eve gelin gidiyorsun ki, senin o mübarek hanenden teselsülen ortaya çıkacak dünya kadar altın halkalar var. Bırak boynundaki şu altın kolyeyi, sen onlara ana olmaya bak!” diyordu. Evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabîne ana olmak kolay değildi. Onun için Allah Rasûlü bu hususta, kendi hanesine karşı daha hassas ve daha sert idi. Evet, O, bu davranışlarıyla şefkat ve re’fetin yanında onların nazarlarını uhrevî âlemlere çevirme itibariyle de sırat-ı müstakimin ayrı bir yönünü hatırlatıyor ve büyük-küçük bütün fenalıklara karşı kapı ve pencereleri kapatıp onların nazarlarını sadece ahirete çeviriyor ve “size Allah gerek, Allah!” diyordu.

 

Allah Rasulü, bu en sevdiklerini, gerçek sevginin gereği olarak dünyevî bütün ricsten, pisliğin her çeşidinden temizliyor, eteklerine dünyevî tozun-toprağın bulaşmasına fırsat vermiyor, onların nazarlarını ulvî âlemlere çeviriyor ve onları oradaki beraberliğe hazırlıyordu. “Kişi sevdiğiyle beraberdir” (Buhârî, Fezâilu’l-Ashâb 9; Müslim, Zikr 80, 81; Ebû Dâvud, Edeb 100). Hz. Muhammed’i seviyorsanız, yolunda olacaksınız, yolunda olanlar ötede O’nunla beraber olacaklardır. İşte bu beraberliğe hazırlama yolunda Allah Rasûlü bir taraftan onları seviyor, bağrına basıyor, diğer taraftan da bu sevip bağrına basmayı çok iyi değerlendiriyordu. Şefkat olacak, sevgi olacak, kalple ve hisle kucaklama olacak; fakat âhiret adına da kesinlikle bir gevşeklik olmayacak. İşte Sırat-ı Müstakim; orta ve en doğru yol! Bir yol ki Allah Rasûlü de bu yolun Baş yolcusu...

 

Hz. Fâtıma’nın Hizmetçi İstemesi: O’nun terbiye sisteminden bir diğer kesiti de İmam Buharî ve Müslim veriyor. Hâdiseyi bize Hz. Ali (r.a.) anlatıyor ve diyor ki: “Evimizde hizmetçimiz yoktu. Bütün işlerini bizzat Fâtıma kendisi yapıyordu. Zâten, bütünü bir tek odadan ibâret olan bir hücrecikte kalıyorduk. O odacıkta, Fâtıma ocağı yakar ve yemek pişirmeye çalışırdı. Çok kere, ateşi alevlendirmek için eğilip üflerken, ateşten çıkan kılvılcımlar benek benek elbisesini yakardı. Onun için elbisesi delik-deşik olmuştu. Yaptığı sadece bu değildi. Ekmek yapmak, evin ihtiyacı olan suyu taşımak da onun yüklendiği işlerdendi. Ayrıca değirmen taşını çevire çevire eli; su taşıya taşıya da sırtı nasır bağlamıştı.

 

Bu arada bir harp dönüşü Medine’ye esirler getirilmişti. Allah Rasûlü bu esirleri, müracaat eden Medine halkına dağıtıyordu. Fâtıma’ya, babasına gidip ev işlerinde kendisine yardımcı olabilecek bir hâdim (hizmetçi) istemesini söyledim. O da gitti ve istedi... Şimdi, hâdisenin gerisini Hz. Fâtıma Vâlidemiz’den dinleyelim: “Babama gittim; fakat evde yoktu. Hz. Âişe: “Geldiğinde ben haber veririm” dedi, ben de geri döndüm. Az sonra Allah Rasûlü birdenbire çıkageldi. Ben ve Ali doğrulmak istedikse de O, buna mâni oldu ve aramıza oturdu. Öyle ki ayağındaki serinliği hissediyordum. Arzumuzu sordu. Ben de durumu aynen naklettim. Allah Rasûlü birden uhrevîleşti ve şöyle dedi: “Yâ Fâtıma, Allah’tan kork ve Allah’a karşı vazifende kusur etme! Allah’ın omuzuna yüklediği farzları hakkıyla yerine getir. Kocana da dâima sâdık ve itaatkâr ol! Onun hakkını da gözet! (Yani, senin iki vazifen var: Allah’a karşı kulluk etmek ve sonra da kocana itaatde bulunmak.) Sana ayrı bir şey daha söyleyeyim: Yatağına girmek istediğin zaman, otuz üç defa 'Sübhânallah', otuz üç defa 'El-hamdü lillâh', otuz üç defa da 'Allahu ekber' de. İşte bu, senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.” Bunun mânâsı şu idi: Ben senin nazarını uhrevî âlemlere çeviriyorum ve orada senin, bana ulaşman ve benimle beraber olman için de iki yol var: Birincisi Rabbine karşı kulluk vazifende kusur etmemen. İkincisi de; kocana karşı vazife ve mükellefiyetlerini yerine getirmen. Eğer bir hizmetçi, senin kocana karşı vazifelerinde senin yerini alır ve senin yapman gerekenleri o yaparsa, bu bir ölçüde senin eksik kalmana sebebiyet verebilir. Oysa ki senin iki kanatlı olman gerekir. Bir insan, nasıl en mükemmel kul olur ve Allah’a kulluğunu en mükemmel şekilde yerine getirir? Bir insan nasıl en mükemmel insan olur ve üzerindeki mükellefiyetleri kusursuz ve arızasız yerine getirir? İşte sana düşen bunları araştırmaktır.

 

Sen evvela, Rabbine karşı kulluğunu en mükemmel şekilde edâ et ve mükemmel bir kul ol! Sonra da Ali gibi kıyâmete kadar gelecek ehlullah’ı sulbünde taşıyan büyük bir insana karşı, mükellefiyetlerini yerine getir ve mükemmel bir insan ol! Ol ki, bütün mükemmeliyetlerin ve mükemmellerin toplanma yeri olan cennette benimle beraber olabilesin! Hz. Fatıma’nın zü’l-cenâheyn (iki kanatlı) olması için Hz. Ali ve ona hizmet bu denli önemli olunca, Hz. Fâtıma’nın hizmetçi kullanması, onun kanatlarından birinin kırılması demektir. Böyle tek kanatlı biri ise Hz. Hasan’a, Hz. Hüseyin’e ve kıyâmete kadar gelecek bütün aktâba, müceddidîne, müçtehidîne ana olamazdı. Allah Rasûlü onu bu büyüklükte bir ana yapmak için, âdeta dünyaya ait bütün alâkalarını kesiyor onun nazarını tamamen âhirete çeviriyordu. Zira Allah (c.c.) da O’nu böyle yapmış ve böyle terbiye etmişti. (İbn Hişam, Sîre I/262).

 

Fâtıma O’nun kızıydı. Hakk’ın terbiye adına kendisine lutfettiği ve ihsanda bulunduğu şeyleri o kızından esirgeyemezdi. O kız ki, Hz. Hasan ile Hüseyin’den son şerif ve seyyide kadar birçok velînin/Allah dostunun anası olacaktı. Bu itibarla onun bu mübârek meyvelere çekirdek olabilecek mâhiyette yetiştirilmesi gerekiyordu. İşte bundan dolayı Efendimiz, bir taraftan fevkalâde sevgisi, şefkati ve gönüllerinde taht kurmanın yanında, diğer taraftan da Fâtıma’nın nazarını hep uhrevî âlemlere çeviriyordu.

 

O'nun Mutluluk Evinin Genel Atmosferi: Allah Rasûlü’nün saâdet hânesinde sürekli bir haşyet, Allah korkusu tüter dururdu. Allah Rasulü’nün bakışlarını yakalayabilenlerin, o bakışlarla her zaman cennetlerin imrendiriciliğine veya cehennemlerin ürperticiliğine ulaşmaları, hatta görüp hissetmeleri mümkündü. O'nun evinde yaşayanlar, O'nunla uzun müddet beraber kalanlar, O’na bakanlar, her zaman Allah’ı hatırlardı. İmam Nesaî naklediyor: “Allah Rasulü (sav) namaz kılarken içinde bir güveç kaynıyor gibi ses duyulurdu.” (Nesâî, Sehv 18). O, daima ağlamalı, kaynamalı bir içle Allah’a teveccüh eder ve namazını öyle kılardı. Âişe Validemiz kaç defa O’nu Rabbinin huzurunda, başı yerde titreyerek, irkilerek secde eder vaziyette bulmuştu. (Nesâî, İşretü’n-Nisâ 4)

 

Tabii ki, O’nun bu hali, ev halkına da müsbet yönde tesir ediyor, ve terbiye adına onlara çok şey kazandırıyordu. Allah’tan çok korkan bu Nebiler Sultanı’nın, hanım ve evlatlarında da aynı haşyet, aynı korku vardı. Çünkü Allah Rasûlü, hep yaşadığını söylüyor ve söylediklerini de yaşadıklarıyla örneklendiriyordu. İnsanın yaşadığını söylemesindeki tesiri, en bariz şekli ve en çarpıcı keyfiyetiyle ancak O’nun evinde görebiliriz. Yeryüzünde mevcut bütün pedagog ve terbiyeciler, bütün terbiye sistemleri adına, bildikleri ne kadar mâlûmâtları varsa hepsini seferber etseler, insan yetiştirme adına, o hâne-i saâdetteki, mutlu yuvada, güzel evdeki etkiye ulaşamazlar ve ulaşamamışlardır da.

 

Evet, Allah Rasûlü (s.a.s.), yapmak ve anlatmak istediği şeyleri daha çok, davranışlarıyla temsil ve ifade etmiş, sonra da davranışlarından dökülen bu şeylere tercüman olmuştur. Allah’a karşı nasıl haşyet duyulacak, nasıl takvâ ve zühd içinde yaşanacak, secdeler nasıl bir derinlikle edâ edilecek ve nasıl iki büklüm olunarak rükû yapılacak; gecelerde nasıl feryad edilecek, Allah Rasûlü bütün bunları evinde yapmış, sonra da, arkadaşlarıyla sohbetlerinde: “İnsanlar şöyle yapmalıdırlar. Çocuklarına şu şekilde sahip çıkmalıdırlar. Hak ve hakikate şu denli tercüman olmalıdırlar” demiş ve dedikleri de hem kendi evinde, hem de dışarıda, hemen hüsn-ü kabul görmüş ve inanan insanların hayatlarında yankılanmıştır.

 

Her şeyden evvel O, eşi benzeri olmayan bir baba ve dedeydi. Hayat adına bize çok basit gibi görünen bu husus, esâsen her insan için aşılması gereken en zor engel ve engebelerden biridir ve Allah Rasûlü bu engeli en kolay şekilde aşmış en birinci baba ve dededir. Hem O, öyle evlât ve torunlar yetiştirmiştir ki, onların sulbünden gelen ne kadar altın halkaya âit insan varsa, hepsi de insanlığın ufkunda, âdetâ asırlara saçılmış güneşler, aylar ve yıldızlar gibidirler. Bu husus, sadece Allah Rasûlü’ne has bir mazhariyettir ki, Cenâb-ı Hak O’nu bu mazhariyette de tek  kılmıştır. İçlerinde tek bir mürted barındırmayan veya başka bir ifâdeyle, içlerinden tek bir mürtedin çıkmadığı tek nesil, hem de milyonlara varan sayılarıyla Allah Rasûlü’nün neslidir.

 

Nice Hak dostları vardır ki, kendileri çok büyük olmalarına rağmen, evlerinde yetiştirdikleri evlâtları itibarıyla fevkalâde fakirdiler. Onların evlâtları veya torunları, azıp sapmış ve şeytanın ağına takılmışlardır. Günümüzde dahi bunun yüzlerce örneğini gösterip anlatmak mümkündür. Ancak Allah Rasûlü’nün evlat ve torunlarıdır ki, hiçbirisi yetiştikleri haneye, o hânenin mâna köklerine ihanet etmemişlerdir. Değil ihanet etmek, her fırsatta bu cibilli alâkayı göstermiş ve vefa misali olmuşlardır. Evet, işte bu da yine Allah Rasulü’nün risâletinin bir delilidir ki, insan ne kadar dâhi de olsa bu ölçüde bir terbiyeci olması kat’iyen mümkün değildir. (F. Gülen, Sonsuz Nur, c. 1, s. 361 vd.)

 

 

Rasûlullah'ın Cömertliği ve Tevâzuu

 

Keremden Bir Kesit: Kerem; iyilikseverlik ve ikram etme hasleti demektir. Araplarda kerem, çok önemli bir sıfattır. Hatta câhiliye şiirini kurcaladığınız zaman, o devir Arabının şu hususlarla övündüğünü görürsünüz: "Biz, misafirlerimize, şu kadar koyun, şu kadar sığır, şu kadar deve boğazlayıp ikram ettik..." Evet, misafire gösterilen cömertçe ikram, onların birer övünç vesilesiydi ki, bu hususta kabile ve oymaklar âdetâ birbirleriyle yarışırlardı. Tabii bunlar yaptıkları her şeyi bencillik hesabına yapıyorlardı. İşte, cömertlik ve keremin böyle revaçta olduğu bir zamanda, onlar arasında kerimlerden kerim bir Zât zuhûr etti. O’nun keremini görünce herkesin dili tutuldu. Bu kerim Zât, yaptığını sadece Allah için yapıyor, birisine dünyayı bağışlasa, ondan tek kelime ile dahi bahsetmiyordu. Hatta, şiirlerinde O’nun cömertliğini anlatan mısralara yer veren şâirlerin, bu ifâdelerinden dahi hiç mi hiç hoşlanmıyor ve onların sözlerini, “Ekremü’l-Ekremîn” olan Allah’a izâfe ve havâle ediyordu.

 

O öyle parlak bir ayna idi ki, Cenâb-ı Hakk’ın “Kerîm” ismi, O’nda tecelli ile kendini gösteriyordu. O, her konuda olduğu gibi bu hususta da Allah Teâlâ'nın en zirvede bir kulu idi ve yeryüzünde O’ndan daha kerim bir ikinci insan gösterilemezdi. Hz. Muhammed Aleyhisselam, keremin; kerem ise cennetin yoludur. Cimrilik ise, insanı cehenneme götüren bir yoldur. İki Cihan Serveri’ni uzaktan görenler dahi, O’nu, vasıflarından hemen tanır ve "bu O’dur!" derlerdi. O, insanlık, dolayısıyla da cennet yolunun biricik rehberidir. O, diğer vasıflarıyla giremediği gönüllere keremiyle girmenin yolunu bulmuştur. O, hilmi/yumuşak huyluluğu, tevâzusu ile ruhları fethetmiş, keremi/cömertliği ile de gelip bu ruhlara taht kurmuştur.

 

O isteseydi, dünyanın en zengin insanı olurdu. Zaten, daha nübüvvetini ilân ettiği ilk günlerde, Kureyş O’na dâvâsından vazgeçmesi şartıyla böyle bir teklifte bulunmamış mıydı? (İbn Hişam, Sîre, I/285). Daha sonra da, bütün müslümanların Allah yolunda verecekleri şeyler hep O’nun elinden geçiyordu. Hükümdarlardan gelen hediyelerin haddi-hesâbı yoktu. Fakat O şahsı adına bunlardan hiçbirine sahip olmayı düşünmedi, hatta aklının köşesinden dahi geçirmedi.

 

O, kendisini daima bir yolcu telakki ediyor ve yakın bir gelecekte göç edeceği anlayışı ile yaşıyordu. O’na göre uzun bir yolculuk esnâsında, gölgelenmek için muvvakkaten altında dinlenilen bir ağaçtı dünya. Öyleyse O, bu uzun yolculukta, gerçekten önem verilmesi gereken hususlarla kalbini meşgul etmeliydi. Bir de, O’nun insanlığa giden yolları, insanlara öğretmesi gerekiyordu. Kaldığı kadar bu ağacın altında kalacak, daha sonra da yoluna devam edecekti (Buhârî, Rikak 3). Gâye ve hedef yüce idi. Allah’a ulaşmak O’nun en birinci gâyesiydi ve insanları aynı hedefe ulaştırabilme vazifesi. İşte O, bunun için yanıp tutuşuyordu. Böyle bir durumda olan insan için dünya malının ne önemi olabilirdi ki? Elbette ki hiç. Hiç ise, gönül bağlamaya değmezdi...

 

O, kendi bireysel hayatı için fakirliği seçmişti. Bu, herkesin de fakir olmasını istemesi demek değildir. Ancak hiç kimsenin midesi altında ezilip kalmasını da hoş görmüyordu. Zâten, O büyük insanın sâyesinde müslümanlar, çok kısa zamanda dünyanın en zengin milleti haline gelmişlerdi. Kendi aralarında, sadaka ve zekât kabul edecek insan bulamıyorlardı. Evet, kişi başına düşen gelir dağılımı o kadar yüksekti. Ama, onların içinde öyle zâhidler de bulunuyordu ki, evinde bir günlük yiyeceği var ise, getirilen yeni bir şey ne kadar da câzip olsa onu kabul etmiyordu. Bu bir diğergâmlık, bir ruh yüceliği meselesidir. Yaşatmayı sevmedir; yaşama zevkini terk etme idealidir. Bu his ve duygularla dolup taşamamış insanların bunları anlamaları da mümkün değildir.

 

Bir iftar sofrasında, Hz. Ebu Bekir’e bir bardak soğuk su ikram edilir. Suyu dudağına götürünce, hıçkırıkları, boğazında düğümlenir. Yanındakiler ne olduğunu sorarlar. Cevap verir: Birgün Allah Rasûlü, kendisine getirilen böyle bir bardak soğuk suyu içmiş sonra da ağlamış ve: “O gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz!” (102/Tekâsür, 8) âyetini okuyarak, "işte bu nimetten de hesaba çekileceğiz" buyurmuştu. Bunu hatırladım ve onun için ağladım... (Müslim, Eşribe 140; Ebû Nuaym, Hilye, I/30)

 

Halbuki, Hz. Ebû Bekir gayet sade ve fakirâne bir hayat yaşıyordu. Vereceği hesap gâyet hafifti. Halife iken uzun zaman başkalarının koyunlarını sağarak ailesinin nafakasını temin etmeye çalıştı. Neden sonra kendisine maaş bağlandı, ama bu defa da verileni çok buldu. O, Medine’nin en fakir insanının geçimini kendine ölçü kabul etmişti. Bu itibarla da artan parayı bir testiye atıyor ve orada biriktiriyordu. İki buçuk senelik hilâfeti süresince, aldıklarını hep böyle biriktirmişti. Vefat edeceği zaman da, kendisinden sonra gelecek halifeye teslim edilmek üzere, bu testiyi vasiyet ediyordu. Hz. Ömer, halife olup da testiyi kırdırınca içinden küçük küçük paracıklar çıktı ve bir de mektup vardı. Bu mektupta, yeni halifeye hitâben şöyle deniyordu: “Bu paralar, bana verilen maaştan arta kalanlardır. Ben Medine’nin en fakirini kendime ölçü kabul etmiştim. Artan miktarı bu testiye koydum. Dolayısıyla, bu paralar hazineye âittir ve oraya konulmalıdır.” Hz. Ömer mektubu okuyunca ağladı ve: “Kendinden sonrakilere çok ağır bir yük bıraktın, ya Ebâ Bekir!” dedi. (Taberî, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, IV/252)

 

Hz. Ebû Bekir, böyle zâhidâne yaşamayı Hz. Muhammed Aleyhisselam’dan öğrenmişti. Zira Allah Rasûlü, pratikte, böyle yaşamanın mümkün olduğunu bizzat kendi yaşantılarıyla ona ve bütün ashâbına öğretmişti.

 

Düşünün ki, Efendimiz, bütün ganimetlerin beşte birine, hem de Cenâb-ı Hakk’ın fermânıyla (8/Enfâl, 41) sahip bulunuyordu. Yani ganimetlerin humusu Allah Rasûlü’nün şahsî tasarrufundaydı. Onu istediği gibi kullanma selâhiyeti, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk tarafından O’na tevdî edilmişti. Halbuki, Hz. Ömer birgün, O’nun saâdet hücresine girecek ve hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı. Efendimiz, niçin ağladığını sorunca da, o koca Ömer şöyle diyecekti: "Ya Rasûlallah! Dünya kralları, Kisrâlar servet içinde yüzüyorlar. Senin ise altına sereceğin bir sergin bile yok. Yatağın hasır ve teninde yattığın zeminin izleri var." Allah Rasûlü, şu cevabı verir: "İstemez misin yâ Ömer, dünya onların, âhiret de bizim olsun!" (Buhârî, Tefsir 66, -2-; Müslim, Talâk 31)

 

Allah Rasûlü, bunları söylerken, başka türlü yaşaması mümkün olmayan bir fakirin, bir düşkünün çaresizlik içinde söylediği sözler türünde bir söz olarak da söylemiyordu. Yukarıda da temas ettiğimiz gibi, o isteseydi, dünyanın en zengin insanı olabilirdi. Meselâ, bir fikir vermesi bakımından, sadece Huneyn’den O’nun payına düşen beşte biri belirtelim: 40.000 koyun, 24.000 deve, 6.000 esir, 4.000 okka gümüş ki, bir okka dört kilo demektir (İbn Sa’d, Tabakat II/152). Diğer savaşlarda elde edilen ganimetlerle, krallardan gelen hediyeler de düşünülecek olursa, Efendimiz’in en müreffeh bir hayat yaşamasına engel hiç bir şey yoktu. Ancak O, en fakir bir insanın yaşadığı hayatı yaşamaktaydı. Eline geçenleri ise, bütünüyle halka dağıtıyordu. Zira O, cisimlenmiş kerem ve cömertlik idi. Bu kadar kerem sahibi bir insan ise, ancak Rasûlullah olabilir...

 

Allah Rasûlü, dış-iç uyumu açısından en dengeli bir insan tipini temsil ediyordu. O’nun dış görünüşü, farklı ve hoş bir heybet arzediyor ve güzelliği de âdetâ insanları büyülüyordu; iç dünyası itibarıyla da aynı ölçüde insanları teshir ediyordu. Hz. Enes: “Allah Rasûlü, insanların en güzeliydi” (Müslim, Fezâil 48; Buhârî, Menâkıb 23) der. Evet, hem sîret/yaşayış, hem de sûret/şekil itibarıyla O, insanların en güzeliydi. Hz. Âişe Vâlidemiz de O’nunla alâkalı bir hissini şöyle anlatıyor: “Mısır kadınları, Yusuf’u görünce ellerini kestiler. Eğer benim Efendimi görmüş olsalardı, ellerindeki bıçakları sînelerine saplarlardı.”

 

O insanların en güzeliydi. ve Enes’in sözü devam ediyor: “O, insanların en cömertiydi.” Sûret ve cemâl yönüyle “ahsenu’n-nâs” (insanların en güzeli) olan Allah Rasûlü, kalp ve irâdesiyle “ecvedu’n-nâs” (insanların en cömerti) idi. (Müslim, Fezâil 48). İbn Abbas’ın ifâdesiyle, özellikle Ramazan ayında O, önüne kattığı her şeyi sürükleyip götüren bir rüzgâr gibi cömert kesilirdi (Buhârî, Deavât 11; Ebû Dâvud, Edeb 100; Ahmed bin Hanbel, I/136). Yani, elinde-avucunda kalan en son şeyleri de dağıtıverirdi. Bu bir ruh ve irâde meselesiydi. O, kendi için yaşamaz, hep başkaları için yaşardı. Sürekli başkalarının/ümmetinin mutluluğunu düşünmekten ömrü boyu kendini düşünmeye fırsat bulamamıştı. Zâten, insanları mesut görmek kadar, O’nu mutlu edecek bir başka zevk de yoktu. Diğergâmlığında, en son sırayı da kendi hânesi, kendi yakınları teşkil ediyordu. Yani, O, evvelâ, kendisine uzak olanlardan başlayıp ilgisini, alâkasını yayıyor, en sonunda sıra kendi yakınlarına geliyordu. Ganimet mi taksim edilecek, Bedir ve Uhud’da bulunup şehid düşenlerin ailelerine öncelik tanınıyordu. Ve sık sık, kendi evindekilere: “Ben onlara vermeden size hiçbir şey veremem” (Müslim, Cihad 78) diyordu.

 

O'nun hilminin/yumuşaklığının ve diğer ulvî duygularının anahtarlarıyla açılmayan nice kapalı gönüller, O’na kerem/cömertlik anahtarıyla açılıvermişti. İşte Safvan b. Ümeyye de bunlardan biridir: Hz. Enes anlatıyor: “Allah Rasûlü, Huneyn’e giderken, bu şahıstan ödünç olarak silah almıştı. Huneyn’de elde edilen ganimetlere Safvan hayran hayran ve hırsla bakıyordu. O’nun bu durumu Allah Rasûlü’nün dikkatini çekmişti. “Bakıp beğendiğin o develer senin olsun” dedi. Ardından daha birçok şey verdi. Safvan bu cömertlik karşısında şaşırdı kaldı. Kalbi Allah Rasûlü’ne karşı buğz ve kinle dolu olan bu adam, birdenbire değişivermişti. Evet, Allah Rasûlü’nün bu keremi onu, bu kin ve buğzundan uzaklaştırmış ve İki Cihan Serveri onun için insanların en sevgilisi hâline gelivermişti. Safvan’ı kazanmak elbette binlerce deve, sığırdan daha mühimdi. Allah Rasûlü de en önemli olanı yapmıştı. Nitekim Safvan’a karşı gösterilen bu cömertlik, neticesiz kalmamıştı. Safvan hemen kavmine gidip şöyle demişti: “Ey kavmim koşun İslâm’a girin! Zira Hz. Muhammed bir veriş veriyor ki, ancak, fakirlikten korkmayan ve Allah’a tam itimat eden bir insan böyle verebilir!” (Müslim, Fezâil 57; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI/465; İbn Hişam, Sîre IV/135; İbn Hacer, el-İsâbe, II/187; Kenzu’l-Ummâl, 10/505)

 

O, kendisinden birşey istenildiğinde varsa verir, olmadığı takdirde de borç alıp verir ya da vaad ederdi. Bazen üzerine giydiği tek elbisesini bile isteyen olur, O da hiç çekinmeden hemen veriverirdi.

 

Bir bedevî gelip O’ndan birşey istemişti, Allah Rasûlü ona istediği şeyi vermişti. Adam bir kere daha istemiş, O yine vermişti. Üçüncü isteğinde ise, verecek bir şey olmadığı için Allah Rasûlü vaadetmişti. Yani mal eline geçtiği ilk fırsatta ona verecekti. Bu durum Hz. Ömer’i fevkalâde üzmüş, Allah Rasûlü’nün bu derece rahatsız edilmesinden rahatsız olmuştu. Dizleri üzerine doğruldu ve: “İstediler verdin. Bir daha istediler, yine verdin. Bir daha istediler, vaadettin. Yani, kendini bu kadar eziyete sokma ya Rasûlallah!” dedi. Ancak bu sözler, Allah Rasulü’nün hiç hoşuna gitmemişti. Kaşlarının hafif çatıldığını gören Abdullah b. Huzâfet’üs-Sehmî ayağa kalkmış ve: “Ver Ey Allah’ın Rasulü, sakın Allah’ın seni fakir bırakacağını ve senden nimetlerini kesivereceğini zannetme! ” İki Cihan Serveri bir müddet sessiz durduktan sonra şöyle dedi: “İşte Ben de bununla emrolundum.” (Müslim, Fezâil 60, hadis no: 2314; Tirmizî, Şemâil; İbn Kesir, el-Bidâye 6/63)

 

Ferazdak ne güzel söyler: “O teşehhüdün dışında asla “hayır” demedi. Eğer teşehhüd olmasaydı O’nun “Hayır” sözü de “Evet” olurdu.” O, “evet” lerle bu kadar bütünleşmiş bulunuyordu. Şer’î daire içinde O’ndan ne istense hemen icâbet eder ve isteyene istediğini verirdi.

 

Evet Nebîler Sultanı’nın cömertlikte de benzeri yoktu. Bu ölçüdeki bir cömertlik de, ancak peygamberlikle izah edilebilirdi. Hem eğer cömertlik Allah’a yaklaştıran bir huy ise, Allah Rasûlü nasıl cömert olmaz ki? Halbuki O, Allah’a yakınlıkta, Cibril’i bile geride bırakmıştı. Zâten bizzat, kendisi de şöyle buyuruyordu: “Cömert; Allah’a, cennete ve insanlara yakın, cehenneme uzaktır. Cimri ise; Allah’a, cennete ve insanlara uzak, cehenneme yakındır.”  (Tirmizî, Birr 40)

 

Bu konuda yine Allah Rasûlü şöyle buyururlar: “Ey insanlar! Allah sizin için din olarak İslâm’ı seçti. Öyleyse siz de İslâm’la olan arkadaşlığınızı, cömertlik ve güzel ahlâkla bütünleştirin.” İslâm, güzel ahlâk ve cömertlik yörüngesinde yürür. “Güzel ahlâk ve cömertlikle İslâm’a ihsanda bulunun! Cömertlik bir ağaç gibidir. Kökü cennette, dalları ise dünyaya sarkmıştır. Her kim, o ağacın altında yaşar ve cömertçe davranırsa, er-geç o ağacın dallarından birine tutunur ve o ağacın kökünün bulunduğu cennete yükselir.” (Kenzu’l-Ummâl, 6/571)

 

Cimrilik, bir dengesizlik, bir ifratsa, yok yere saçıp savurma da bir tefrittir ve ikisi de birer dengesizliktir. Peygamber fetâneti/zekâsı, cömertliği İslâm dinini i’lâda/yüceltmede, kalpleri Allah için kazanmada kullanır. O, rahmet ve yumuşak huylulukla kalplere girdiği gibi, Allah’ın kendisine ihsan ettiği şeyleri kullanmak sûretiyle de kalplere girmiş ve en açılmaz zannedilen kalpleri ikram ve cömertlik anahtarıyla açmıştır.

 

Hz. Hadîce Vâlidemiz, İslâm’a en erken uyanan kadındır. Zâten Hadîce, kelime manâsıyla da “erken doğan” demektir. O Efendimiz’den on beş sene erken doğmuş ve İslâm’a da herkesten erken uyanmıştır. Onda aynı zamanda böyle bir isim-müsemmâ uygunluğu da vardır. Mekke’nin en zenginlerinden olan bu kadın, bütün servetini Allah ve Rasûlü uğruna harcayıp tüketmişti. Öyle ki vefat ettiği zaman, bir kefen bezi alacak kadar dahi varlığı kalmamıştı. İhtimâl Allah Rasûlü, borç bulduğu para ile ona kefen bezi almıştı ki, bu, o büyük kadın için en uygun ölüm şekli idi, ölüm sonrası hali de böyle olmalıydı. Halbuki O, İslâm’a girmeden önce, zenginliğiyle dillere destandı. Bu koca servet, son kuruşuna kadar dinin i’lâsı, İslâm'ın yayılıp güçlenmesi uğruna sarfedilmişti (İbn Kesir, el-Bidâye, III/158, 159). Bu da ayrı bir sırat-ı müstakim örneğiydi. Allah Rasûlü, cömertliğini öyle bir fetânet ve ferâsetle kullanmıştı ki, yaptığı ikramların zerresi dahi boşa gitmemiş ve İslâm gücü olarak geriye dönmüştü. (F. Gülen, Sonsuz Nur, c. 1, Feza Y. -Zaman Gazetesi-, İst. 1994, s. 328 vd.)

 

 

 

 

Allah'ın Rasûlü Cihad Meydanında

               Bir Mücâhid, Bir Komutan Olarak Rasûlullah             

                                                                                        Ahmed Kalkan

 

Barış kelimesiyle aynı kökü paylaşan ve anlamlarından biri de barış olan "İslâm"da asıl ve doğal olan sulh, selâmet ve barıştır. Gel gör ki İslâm'ın düşmanları, barış çağrılarının önünde engel oldukları, yeryüzünde fitne çıkarttıkları, insanlara ve insanî değerlere zulmettikleri için, yeryüzünü ıslah etmekle görevli bulunan Peygamber ve O'nun izinden giden müslümanlar, fıtrat/insanlık düşmanlarının zararlarına engel olmak maksadıyla kaçınılmaz olarak savaşa kapılarını açmıştır.

 

Bütün insanlığa ve tüm âlemlere rahmet olarak gönderilen peygamberimiz (21/Enbiyâ, 107), Allah'a dâvetin önünde engel olan zâlimlere karşı; kendisinin, aynı zamanda "savaş peygamberi" (Câmiu's-Sağîr, 1/108) olduğunu belirtmiştir. Dost-düşman, kabul etmek zorundadır ki, O'nun savaşları da baştan sona bir rahmet ve merhamet kuşağı idi. O ve O'na bağlı insanlar, mecbûriyet dışında savaşmazlarken, savaştıklarında da insanları öldürmemek; tam tersine, onları ihyâ etmek için tüm yolları tek tek kullanıyorlardı. Hz. Peygamber, sulh zamanında olduğu kadar, savaşırken de rahmet peygamberi olduğunu gösteriyordu.    

 

Hz. Muhammed (s.a.s.)'in saldırgan olmaktan sakınmasına rağmen; savaş tekniğini, kendisine saldıranlardan çok daha iyi bildiğini, uyguladığı savaş taktiklerinden ve savaştığı düşmandan sayı olarak çok az askeri ve silâhı olmasına rağmen savaşlarının neticelerinden görüyoruz. O'nun saldırıdan ve savaşı başlatmış olmaktan sakınması, kesinlikle savaşı bilmediğinden ya da korkudan değildi. Bu konuda en küçük âcizlik ve korkaklık kırıntısı O'nda yoktu. O'nun savaştan sakınması, savaşı, sakınılması mümkün olmayan ve sevilmeyen bir zarûret olarak değerlendirmesindendi. Allah'ın dâvâ ve dâvetinin başarısı, insanlara ulaşması için savaş dışında başka çıkar yol bulduğu zaman savaştan sakınırdı. İslâm'ın kılıç zoruyla yayıldığı gibi bir değerlendirme, özellikle Hz. Peygamber dönemi ve O'na bağlı yönetimler açısında kesin ve büyük bir iftirâdan başka şeyle tanımlanamaz. Şayet İslâm, kendisine karşı iknâ ve delil ile savaşılabilen bir düşünceye karşı kılıçla savaş açmış olsa, bu, belki barışseverlik açısından kınanabilirdi. Ancak, ona kulak vereceklerin önüne geçip İslâm'ın önünde bir engel olarak duran güce güçle/kılıçla savaş açmasını ayıplamak, ayıplanacak bir suçtur. Çünkü kuvvet, ancak kuvvetle engellenir. İnsanları zulüm, fitne ve fesattan kurtarmak için, başka türlü yola gelmeyen saldırgan fesatçı tâğutlara karşı savaştan başka çıkar yol yoktur.

 

İslâm düşmanları, çoğunlukla düşünceye karşı savaş açarlarken; İslâm, savaşı bile düşünce ile önlemenin yollarını aramıştır. İslâm dâvetini, hidâyeti kabullenmeleri, cizye vermeyi kabul etmeleri veya barış antlaşmasına rızâ göstermeleri gibi barışçı çözümleri savaşı durduracak ve ona alternatif olacak şekilde, insanlara, hatta saldırgan savaşçılara şans tanıyarak sunmuştur. Bütün bunlara rağmen, "kâfirler tâğut ve bâtıl dâvâlar yolunda savaştıkları" (4/Nisâ, 76)  için, "iman edenler de Allah yolunda savaşmak" (4/Nisâ, 76) zorundadır; çünkü "onlar, eğer güçleri yeterse, müslümanları dininden döndürünceye kadar onlara karşı savaşa devam ederler." (2/Bakara, 217). Saldırganlara karşı teslimiyet değil; onlara hadlerini bildirmek ve hiç kimseye zulmetmelerine fırsat vermemek gerekir: "Dininize saldırırlarsa, küfrün önderleriyle savaşın." (9/Tevbe, 12). "Fitnenin tamâmen yok edilinceye ve din (kulluk) yalnız Allah için oluncaya kadar savaşmakla" (2/Bakara, 193) emrolunan mü'min, iyi bilmelidir ki; "şayet savaştan vazgeçerlerse zâlimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur." (2/Bakara, 193). Bu konuda ölçü bellidir, aşırılığa gitmek, Allah için yapılması gereken savaşa dünyevî ve nefsî istekler karıştırmak yasaklanmıştır: "Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin; çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez." (2/Bakara, 190)

Bu girişten sonra, Rasûlullah'ın savaş meydanlarındaki konumundan, bir mücâhid ve komutan olarak Rahmet Peygamberinden bahsedebiliriz. İslâm'ın savaş dini olmadığı, Hz. Peygamber'in de savaşı isteyen ve başka yol bulunduğu halde onu seçen bir savaşçı kişilik arzetmediği halde, savaşın gerekli olduğu zaman Hz. Muhammed (s.a.s.), üstün yetenekli bir komutan, çok basîretli bir mücâhid, dâhi bir stratejist id. Başkalarının savaş ve eğitimle öğrenemediği savaş tekniğini O, vahyin kılavuzluğu ile bilirdi. O'nun tüm güzel vasıflarının olduğu gibi, savaş dehâsı da peygamberliğinin isbâtıdır. 

 

O'nun savaşçı konumunun belli başlı özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: Cesâret, meşverete başvurma, eldeki imkânları en üst seviyede kullanma, savaşta rûhî özelliklere, duâ ve ibâdete yer veren bir yaklaşım, düşmanın sayı ve silâh üstünlüğüne rağmen, iman ve ona dayalı cesâret, sabır, irâde, cihad, şehâdet gibi mânevî kuvvete, psikolojik imkânlara önem vermek, bunun yanında asker sayısı ve silâh gücünü tâviz vermeden artıracak imkânları ihmal etmemek...

 

Ganimet veya intikam almak için değil; sadece Allah için ve sadece O'nun yolunda, yani îlâ-yı kelimetullah uğruna  savaşması, düşmanlarının birbiriyle yardımlaşması ve ortak güç hazırlamalarını engellemek için savaş öncesi tedbirler alması, diğer düşmanlarını savaş için etkisiz hale getirip savaşacak düşmanını daima teke indirmeye çalışması, savaş yerini seçmeyi düşmana bırakmayıp kendi belirlediği alanda savaşı tercihi, ordu komutanı ve devlet başkanı olduğu halde savaş cephesinin gerisinde değil; cephenin ortasında, hatta zaman zaman en başında savaşması, ordusunun moralini en üst düzeye çıkaracak her güzel yolu kullanması, istihbârata ve gizliliğe büyük önem vermesi, ordudan önce keşif ve istihbârat güçlerini kullanması, gerektiği durumlarda savaşla ilgili hazırlıkları, kimlere ve nereye karşı sefere çıkılacağını son âna kadar gizlemesi...

 

O, savaş öncesinde Kureyş'in savaş kaynağı için düzenlediği ticaret kervanlarından haber alıyor ve hemen peşlerine seriyyeler takıyordu. Yani, düşmanın silâh dışında başka yollarla da savaştığını veya savaşa zemin hazırladığını biliyor, pis suyu kaynağından kurutmaya çalışıyordu. Komutan tâyininde ve onlara nasihatlerde de örnek bir seçici ve görevlendiriciydi. Bazen müfreze komutanının dışında, askerler bile nereye gideceğinden, bir savaş için mi, yoksa keşif göreviyle mi gönderildiklerinden haberleri olmazdı. Durumu, ancak asıl istenen görevin harekâtına başlanmadan birkaç saat önce, artık mutlaka açıklanması gereken saatte öğrenirlerdi. Herkes ona göre son hazırlığını yapacak ve düşman, görevi açıklanmasından sonra durumu haber alsa bile, buna karşılık hazırlık yapabilmesi için yeterli zaman bulamazdı. Bazı durumlarda, komutan bile nereye ve niçin gittiğini bilmez, kendisine emredildiği gibi, belirlenen stratejik yere geldiğinde, yazılı olarak verilen mühürlü/kapalı tâlimâtı açar ve ona göre emirleri uygulardı. Bunlardan biri, Hz. Peygamber'in, Cahş oğlu Abdullah'ı kapalı bir mektupla, yanına verdiği mücâhidlerin başında göndermesi ve iki gün yol aldıktan sonra mektubu açmasını istemesidir. Mektupta şunlar yazıyordu: "Batn-ı Nahle denen yere ulaşıncaya kadar, Allah'ın isim ve bereketiyle durumu gizli tut. Arkadaşlarından hiçbirini seninle beraber yola devam etmeye zorlama. Seninle beraber gelenlerle birlikte oraya ulaşıncaya kadar yola devam et. Orada Kureyş kervanını gözetle ve bize onun hakkında mâlûmat topla!"

 

Kureyş'in, kendisini ve sahâbelerini gözetlemek için câsus ve istihbârâtçı gönderme ihtimalini hesaba katar, stratejik haberleri etrafındaki güvenilir insanlardan bile bazen gizlerdi. Allah Rasûlü, "savaşın hile olduğunu" belirtir, gizlenme ve düşmanı aldatma yöntemlerini en güzel şekilde   kullanırdı. Sayılarını ve örneklerini, dergi sayfalarının imkânıyla sınırlanan bu yazıda çoğaltamayacağımız daha onlarca Peygamber taktiği vardır ki, yukarıda anlatılanlarla birlikte çağımızdaki savaşlarda ve istihbârâtlarda, keşif ve gözlemlerde örnek alınmakta, daha iyisi bulunamadığı için O'nun düşmanlarınca bile bu taktiklerin ihmal edilmemesi istenmektedir.

 

Şayet modern asrın savaş tekniklerini çok iyi bilen bir eleştirmen, o yüce insanın savaşlarını inceleyip tenkide tâbi tutacak olsa, savaş tekniği açısından hatalı hiçbir yön bulamayacak, O'nun bu imkânlarla uyguladığı taktik ve davranışlardan daha doğru başka bir yöntem gösteremeyecektir. Bu durum, günümüze kadar hiçbir İslâm ve Peygamber düşmanı veya müsteşrik tarafından, (itiraf edilmese bile) çok istedikleri halde eleştirilememesiyle zımnen kabul edilmektedir.

 

İyi bir komutan, salt kendi bilgi ve tecrübelerine güvenmez; uygun (ehil ve emin) kişilerle istişâreyi ihmal etmez. İyi bir komutan, savaş ve taktik uzmanlarının bilgisinden, cesurların cesâretinden istifade eden, yönettiği insanların akıl, kalp ve bedenî kuvvetlerinden de en az elindeki silâhlar kadar yararlanmasını bilen kimsedir. Bütün bunlar, en yüksek oranda o büyük komutanda mevcuttur.

        

Meşvere (şûrâ ve istişâre de denilen teknik danışma), tüm savaşlarda, savaş planları ve savunma yöntemleriyle ilgili olarak, Ekrem Rasûl'ün ihmal etmediği bir esastır. Bedir'de Habbâb bin Münzir'in, mevzîlenen yerden başka bir yere, Bedir kuyularının yanına taşınma teklifine kulak vermiş ve onu uygulamıştır. Bedir'e katılamamış genç ve cesur müslümanların teklifiyle Medine dışında Uhud çevresinde ordusunu konuşlandırmıştır. Selmân-ı Fârisî'nin teklif ettiği "hendek kazmak" gibi o dönemin Arap toplumlarında hiç bilinmeyen savunma sistemini uygulamıştır. Denilebilir ki, Medine'ye baskın yapılacağı sırada İranlı Selman Medine'de bulunmasa ve bu yöntem teklif edilmeseydi, Hz. Peygamber, hendek kazılmasını kendisi icat edip emredebilirdi. Çünkü O, gedikleri kapatmaya ve arkadan gelecek saldırılara karşı tedbirli olmaya âzamî önemi verirdi. Uhud savaşında dağı arkasına almış ve düşmanın sızma ihtimali bulunan geçide de elli okçu yerleştirerek onlara şöyle emir vermişti: "Bizi arkadan koruyun. Bizi arkadan sarmalarına engel olun. Onları yendiğimizi görseniz bile ordugâhlarını ele geçirinceye kadar yerlerinizden ayrılmayın. Öldürüldüğümüzü görseniz bile bize yardıma gelmek için yerlerinizi terketmeyin. Sizin yapacağınız, düşman atlılarına ok atmaktır. Çünkü atlar okların atıldığı tarafa yanaşmaz." Bir dağın geçidinde düşmanın fırsatlardan yararlanabileceği her duruma tedbir alan komutan, Medine'ye düşmanın sızma ihtimali bulunan yerine de hendek kazar veya benzer bir alternatif bulurdu.

 

Bu, insanların en merhametlisi ve aynı zamanda dünyanın en büyük komutanı olan örnek insanın savaştaki uzak görüşlülüğü darb-ı mesel haline gelmişti. Sahâbelerin savaş öncesinde Bedir kuyusundan su içen iki köleyi dövdüklerini gördü. Sebep, Kureyş ordusunun sayısını söylememeleriydi. Peygamber (s.a.s.) üstün zekâsıyla, onları sınava tâbi tutarak onların doğru söylediklerini, müslümanları aldatmayı kasdetmediklerini anladı. Düşman ordusunun sayısını gerçekten bilmediklerini anlayınca, kestikleri develerin sayısını sordu. Böylece yenen yemek miktarını değerlendirerek asker sayısını tahmin etti. Bunun gibi, düşman hakkında bilgi toplarken, kendi istihbârâtçıları ve gözcülerine ilâve olarak, düşmanın geçtiği yollarda ve o yörede yaşayan halktan da yararlanırdı.           

 

Düşmanlarının kendilerine karşı savaşacaklarını haber alınca, onların ânî baskında bulunmalarına fırsat vermezdi. Aksine, Tebük gazvesinde olduğu gibi, kuraklık ve şiddetli sıcaklığın kavuruculuğuna rağmen stratejisinden ve düşmanı takipten vazgeçmezdi. Düşmanın nasıl davranacağını beklemekle vakit ve fırsat kaybetmezdi. Düşmanın mühimmâtını tamamlayarak baskın yapma avantajına veya savaşta toparlanma fırsatına meydan vermezdi. Ancak Hendek gazvesinde olduğu gibi baskının, baskında bulunanın aleyhinde olduğu durumlarda isteyerek düşmanı beklemesi ayrı bir taktik zaferidir.       

 

Napolyon, Hitler, Mussolini ve ... gibi askerî dehâ olduğu söylenen nice kahramanlar(!), hayatları boyunca askerî dersler aldıkları, meslekleri savaş olduğu halde, nice hatalara düşmüşler, zâlimlere has mel'un gâlibiyetler yanında, nice rezil mağlûbiyetler de almışlardır. Bunların ve benzerlerinin hiçbirini Rasûlullah'ın askerî dehâsıyla mukayese etmek mümkün değildir. Rasûlullah bu sayılan veya sayıl(a)mayan komutanların düştükleri hatalara hiç düşmemiştir. Peygamber'in büyük askerî özelliğinin esası, en az savaşla ve savaşta (mecbûriyet varsa) en az insan öldürmesi, savaşırken hiçbir düşmana işkence yaptırmaması, savaşmayan sivillere, mâsum insanlara olduğu kadar, çevreye bile zarar vermeyi yasaklaması, esirlere her yönüyle misafir muâmelesi yapması... gibi insanî esaslardadır. O, kılıcından devamlı kan damlayan, her gittiği yeri yakıp yıkan ceberut, müstekbir bir zorba değildir. Ulu Önderimiz'in on senelik Medine hayatı boyunca bizzat katıldığı 27 gazvede ve çeşitli yerlere ashâbından birinin komutasında gönderdiği 60 kadar seriyyede, (yani Peygamberimiz zamanındaki 90 civarındaki savaşlarda) toplam 150 kişinin öldürüldüğünü görmemiz, gerçekten şaşırtıcıdır. (Bkz. Hamidullah, Hz. Peygamber'in Savaşları, s. 11; A. Önkal, Rasûlullah'ın İslâm'a Dâvet Metodu, s. 125). En abartılı olarak bu sayıyı âzamî 1000'e çıkaranlar vardır. Rasûlullah döneminde "Rusya hâriç, Avrupa büyüklüğünde ve üzerinde milyonlarca halkın yaşadığı, bir buçuk milyon kilometrekareden fazla bir alanda cereyan eden tüm seriyye ve gazvelerde, savaş başına düşen ölü sayısını düşündüğümüzde "büyük komutan"a hayrân olmamak mümkün değildir. Bu durum, O'nun, savaşırken de "rahmet peygamberi" olduğunun hemen göze çarpan özelliklerindendir. (Küçük bir karşılaştırma olarak, her iki taraftan 500 000 civarında ölü ve yaralıya mal olan Çanakkale savaşının askerî açıdan nelere mal olduğu, savaş kazanmak için 190 000 Türk askerinin yitirildiğini ve zaferi büyük oranda gölgelediğini hatırlayıverelim. Dünya savaşlarındaki yamyamlığı ve hâlâ devam eden vahşî saldırıları, barbarlıkları, mâsum insanların üzerine yağan bombaları göz önüne getiriverelim!)          

 

Rasûlullah'ın savaş esnâsında çatışmaya katılmayan yaşlıların, kadınların ve çocukların öldürülmesini yasaklayan, aşırı gidilmemesi, zulüm ve işkencede bulunulmaması, gözleri oyarak, kulak ve burun gibi uzuvları keserek müsle yapılmaması konusundaki emirleri de (Buhârî, Cihad 147, 148; Müslim, Cihad 3) hayranlık vericidir.                           

 

Bütün bunların yanında Rasûlullah (s.a.s.), bu askerî dehâsını, zarûret bulunmadığı müddetçe kullanmamıştı. İnsanı, savaştan, sadece korkaklık ve acziyet geri bırakmaz. Rasûlullah'ın temsil ettiği dâvâ, kuşandığı risâlet ve sahip olduğu merhamet gibi değerler zarûret olmadıkça O'nu ve bağlılarını savaştan alıkoymuştur. Bununla birlikte, mecbur olduğu savaşlarda O'nun kahramanlık ve cesâretini anlatabilecek diller, yazabilecek eller var mıdır? O, savaş ateşinin kızıştığı, vahşet ve dehşetten en yiğitlerin korktuğu zamanlarda bile savaş safında askerleri arasındaydı. Kahramanlar kahramanı Hz. Ali şöyle der: "Biz, savaş kızıştığı zaman Rasûlullah (s.a.s.)'la korunurduk. Kendisinden düşmana daha yakın kimse olmazdı." Huneyn savaşında ordunun çoğunluğu kaçtığı ve neredeyse yalnız kendisi ok ve mızraklara hedef olduğu halde sebât etmeseydi, müslümanlar yenilgiye uğrayabilirdi. Uhud savaşında dişi kırılmış, yanağı yarılmıştı. Peygamber'in şehid edildiği haberlerine karşı Rasûlullah (s.a.s.), savaşın en can alıcı safhasında kendisinin hayatta olduğunu, dostlarına olduğu kadar düşmanlarına da yiğitçe haykırıyor; bir taraftan ordusuna moral veriyor, diğer taraftan büyük risk alıyordu. Bunlar, Rasûlullah'ın onlarca destansı kahramanlık ve cesaretinden bir-ikisi...

 

Mekke döneminin son günlerini düşünün. Gemisini en son terkeden kaptandı O. Önce Habeşistan'a, sonra Medine'ye müslümanları emin bir şekilde ulaştırmış, kendisine yardım edecek ve destekçi olacak insan bile bırakmadan en son hicret eden O olmuştur. Medine'de de, devlet başkanı olduğu halde bundan farklı davranmamıştı. Düşmanın baskın tehditleri etrafa yayıldığı bir zamanda, gece karanlığında etrafı kontrol maksadıyla Medine'yi dolaşması, üstün cesâretinden değilse neden ileri geliyordu? Oysa, o gün Medine'de bu işleri yürütecek kimseler de vardı ve o evinde rahat uyuyabilirdi. Fakat durumu kendi gözleriyle görmek istiyor, korku O'nu bundan alıkoyamıyordu. O, askerini savaşa sokup kendisi uzaktan seyreden komutanlardan/devlet başkanlarından değildi.

 

Yukarıda özetlenen bütün bu özellikleri O'nun peygamberliğinin isbatıdır ve bütün bu ve benzeri güzel sıfatları, Peygamberlik ve kulluk sıfatından sonra gelir. Salât ve selâm O'na ve O'nun izinden gidenlere olsun!

 

Hz. Peygamber'in savaş dehâsından dolayı, İslâm devletindeki askerliğe "Peygamber ocağı" denilir(di). O ocakta Peygamber'in imanı, ahlâkı, cihadı, kahramanlığı, Allah'ın düşmanlarına düşmanlığı, müslümanlara/insanlara merhameti... öğretilirdi. Ve İslâm askerleri, ceyş-i Muhammed (Peygamberin askeri), "Asâkir-i mansûre-i Muhammediyye" (Muzaffer Muhammed (s.a.s.)'in askerleri), küçük birer "Muhammed", yani "Mehmetçik" olarak yetişirdi... Evet, İslâm devletinde böyleydi; Şimdiki durum mu?!..  

 

Seni tanıyan Sana hayran olur. Ama Seni tanıyamadık; dostlarını unuttuk. Senin düşmanlarını teşhis edemeyen, daha da kötüsü, düşmanlarınla işbirliği yapan bir toplum içindeyiz ey Nebî! Senin savaşını/mücâdeleni bilmiyor insanımız. Senin mücâdelenden önemli geliyor Mustafa'lara; falan takımla filan takımın maçı! Senden başka önder ve kahraman arayışında gencimiz. Senin askerin olamadık yâ Muhammed (s.a.s.)! Senin bayrağını, senin gösterdiğin burçlara dikemedik ey Rasûl! Sığınacak bir kalemiz, hicret edecek bir yurdumuz bile yok; Medine'ler oluşturamadık, Mekke'lerimizi fethedemedik. Senin adınla birlikte yazılan tevhid sancağını yükseltmesi gereken (Muhammed'ler demeye dilim varmıyor) Mehmed'ler Coni'lerin bayrağını taşıyor. Senin adını istismar edenlere, sana ve yoluna hakaret yağdıranlara anlayacakları dilden cevap bile veremedik. Senin getirdiğin Kitap raflarımızı süslerken, senin düşmanlarının kitap(sızlık)ları beyinlerimizi, gönüllerimizi, evlerimizi, sokaklarımızı... kirletiyor. Senin özgürlüğe kavuşturduğun ruhlarımız kimlerin işgalinde bir görsen ey Rasûl, dillendiremiyoruz. Sana şikâyet için düşmanının adını zikretmekten bile çekinir olduk, korkar olduk ey korkusuz insan!

 

Belki inanmazsın ama, bizim dünyamızdaki Ebû Cehiller...

Senin komutanlığına giremedi dünyamız, o yüzden kurtulamadı insanımız.

  

 

Rahmet Peygamberi’nin Şakaları, Tebessüm Dolu Çehresi ve Biz

 

                                                                                        Ahmed KALKAN

 

İslâm, ölçülü olmak şartıyla mizah ve şakalaşmaya kucak açar. İslâmî ölçüleri korumak kaydıyla yer verilen şaka ve mizah hem dinlendirici olur, hem de insanlar arasında muhabbet ve sevginin artmasına vesile olur. Şakaya yer vermemek ciddiyet olarak kabul edilse de, her şeyin fazlası ifrattır ve hoş karşılanmaz. Yani somurtkanlar fazla sevilmez. Kur’an’da birkaç âyette geçen, meyve anlamındaki fâkihe kökünden gelen fukâhe kelimesi, şaka yapmak, eğlenmek, dostluk oluşturan sohbet, konuşma demektir. Yâsin Sûresinin 55. âyetinde cennetliklerin, yaptıkları işten memnun olarak birbiriyle konuşup şakalaştıkları imrendirici bir üslûpla anlatılır. Bu âyetlerden, dostluğu pekiştirecek, ruhu ferahlatacak tarzda uygun olarak yapılan eğlence ve şakanın tasvip edildiği anlaşılır. Şakanın Arapçası fükâhe ve mizâhtır. Dikkatleri toplamak, çevredekilerin usanmamalarını sağlamak ve sevgiyi perçinlemek için, sınırları belli ve dozu ayarlı şaka ve mizahın önemi inkâr edilemez. İslâm’ın önem verdiği hususlardan olan müslümanlar arası kardeşlik, sevgi, insanlara tebliğ, dâvet ve onları ısındırma, kalpleri te’lif, kavl-i leyyin, ülfet, sekînet, mahabbet, hoşgörü, müsâmaha ve af gibi özelliklerin pekişmesi açısından ve bunlara hizmet edici olan şaka ve tebessümün/güler yüzün önemi büyüktür.

 

Günümüz müslümanı açısından bunlar, önemli ibâdet ve unut(tur)ulan sünnetlerdir. Hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da ifrat ve tefrit arasında sıkışan insanımız güzel dengeyi aramakta. Az sayıda da olsa;  işi gücü gırgır olan, çirkin kahkahalar atabilen, sulu, cıvık, onur kırıcı, yalandan kaçmayan ve latif olmayan şakalarıyla veya dışımızdakileri taklit ve basit adaptasyon şeklinde komedyenliğiyle meşhur kimseler yanında; çoğu insanımızın suratı asık, hastalıklı bir ruh halinin yüze ve söze aksini andıran kişiliği... Eleştiri ve şikâyet dolu sözler, karamsar, itici, sıkıcı tavırlar, resmî ilişkiler, beylik konuşmalar, samimiyetten uzak her şeyiyle yapay ve sanal davranışlar... Yani, dengesizlik denizinde, huzursuzluk dalgaları arasında “imdât!” diyen halimiz ve cankurtaran simidi olarak bizi bekleyen Rasül’ün sünneti...      

   

Hadis kitaplarımızın hepsinde (Kitab veya bab, yani müstakil bir bölüm veya alt başlık şeklinde) şaka ve mizaha yer verilir. Çünkü Rasûlullah’ın hayatında şakaya sıkça rastlanır. Enes (r.a.): “Rasûlullah, çocuklarla şakalaşmada insanların en önde olanıydı” der. Kadın, erkek, çocuk, ihtiyar, kendisiyle temasta olanlara yaptığı şakalardan pek çok örneğe hadis kitaplarında rastlarız. Önderimiz, tüm şemâil kitaplarının nakline göre devamlı mütebessim idi. Tebessümle sırıtma ve kahkaha çok farklı şeylerdir. Ekrem Elçi'nin suratı asık değildi; onca zulüm, onca işkence, onca açlık, yahûdilerin hâinlikleri, münâfıkların nifakları, dağların taşıyamayacağı onca yüke rağmen, tebessümü yüzünden hiç eksik olmazdı. Bitkiler içinde Rasûl’ü gül simgeler. Ve dilimizde “gül” sadece bitki adı değil; aynı zamanda bir eylemin emridir. Ne güzel tevâfuk değil mi, o hep mütebessim Rasûl için. Gülden önce dikeni gören asık suratlı, karamsar ve şikâyetçi insanımız, Rasûl aynasında kendine çeki düzen vermeye belki buradan başlamalı. Anamızı ağlatmaya çalışanlara inat, düşmana “gülle” atmadan önce dosta “gülle” ve güler yüzle yaklaşabilmeliyiz.

 

Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashâbının arkadaşlarıyla şakalaştıkları çokça görülmüştür. Ashâb, Rasûlullah’a; “Yâ Rasûlallah, Sen bizimle şaka yapıyorsun!” demişlerdi. Rasûlullah (s.a.s.): “Ben (şaka bile olsa) sadece doğruyu konuşurum; haktan başka bir şey söylemem.” (Tirmizî, Birr 57, hadis no: 1991) buyurdu. Büyük Önderimiz, çok şen, neşeli ve latif bir insandı. Ciddi ve zor bir işle görevli olmasına rağmen, alışılmış liderlerin aksine; arkadaşlığı ne sıkıcı, ne kasvetli, ne monotondu. Bilakis tatlı, sevinçli ve neşe doluydu. Ashâbının, aralarında yaptıkları şakalara uzun süre güldüğü olur, kendisi de onlarla şakalaşırdı. Abdullah bin Hâris (r.a.), Rasûlullah (s.a.s.)’tan daha hoş ve tebessüm dolu kimse görmediğini söylemiştir. Câbir bin Semûre’nin anlattığına göre, Rasûlullah, kendisini müslüman olduğu andan itibaren daima iyi ve hoş bir şekilde karşılamıştı, hatta Onun tebessüm etmediğini hiç görmediğini söylemiştir. O’nun en yakınında bulunan, çocukluğundan itibaren Efendimiz’e hizmet eden Enes (r.a.): “Rasûlullah, hanımlarıyla beraber olduğu zaman insanların en hoşu ve en şakacısıydı” demiştir. Âişe vâlidemizin anlattığına göre, onunla Peygamberimiz koşarak yarıştı ve birinde Âişe annemiz geçmişti, diğerinde Peygamberimiz. Kocanın eşi ile şakalaşması ve oynaşması, aralarındaki sevgiyi arttıracağı için O'nun diliyle tasvip, hatta teşvik edilmiştir (Ebû Dâvud, Edeb 84, 85, 149; İbn Mâce, Cihad 40; Ahmed bin Hanbel, II/352, 364, III/67, V/32). 

 

Yine bir gün Âişe vâlidemizle Hz. Sevde annemiz Peygamberimizle birlikte hâne-i saâdetlerinde yemekte bulamaç aşını yerken Sevde (r.a.): “Bu yemeği sevmiyorum” dedi. Âişe (r.a.): “Yemezsen yemeği yüzüne sürerim” diyerek Hz. Sevde’nin yüzüne, sonra da Hz. Sevde, Hz. Âişe’nin yüzüne birer parmak bulamaç sürerek şakalaşmışlar, Hz. Peygamber de bunları devamlı bir gülümsemeyle izlemişti. Rasûlullah çokça tebessüm etmeyi ve nezâketle şaka yapmayı severdi. Ebû Hureyre (r.a.)’nin rivâyetine göre Peygamberimiz, şakalaşmak derecesine varan samimi söz ve davranışlarla ashâbının içine, onlardan biri gibi karışırdı. Latif latifeler yapar, şakalarında yanlış ve yalan söz bulunmazdı.

 

Enes (r.a.) anlatıyor: “Bir adam Peygamber (s.a.s.)’e gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü! Beni bir deveye bindir!” dedi. Rasûlullah da: “Ben seni devenin yavrusuna bindireceğim!” buyurdu. Adam: “Yâ Rasûlallah, ben deve yavrusunu ne yapayım (ona binilmez ki)!” deyince Hz. Peygamber: “Acaba deveyi deveden başka bir mahluk mu doğurur? (Her deve, bir devenin yavrusu değil midir?)” buyurdular” (Tirmizî, Birr 57; Ebû Dâvud, Edeb 84, 92). Peygamberimiz, bu sözüyle hem şaka yapmakta, hem de insana bir söz işitince iyice düşünüp derinliğini, muhtevâsını kavramadan reddetmemesi, itirazda acele etmemesi gerektiğini göstermektedir.

 

Enes (r.a.), Rasûlullah’ın, kendisine: “Ey iki kulaklı!” diye hitab ettiğini, bu sözüyle şaka yapmayı kasdettiğini rivâyet etmiştir (Tirmizî, Birr 57; Ebû Dâvud, Edeb 92). Yine Enes (r.a.) diyor ki: “Allah’ın elçisi, biz çocukken yanımıza gelir, bize karışırdı (bizimle beraber otururdu); benim Ebû Umeyr adında bir kardeşim vardı, çok sevdiği ve sık sık oynadığı bir kuşu vardı. Ona: “Ey Ebû Umeyr, Ne yaptı nuğayr (serçe yavrusu)?” derdi.” (Buhârî, Edeb 81, 112; Müslim, Edeb 30; Tirmizî, Birr 57; Ebû Dâvud, Edeb 69; İbn Mâce, Edeb 24). Enes’in anlattığına göre, yaşlı bir kadın Rasûlullah’a gelmiş ve Cennet’e gidebilmesi için Ona duâ etmesini ricâ etmiştir. Allah Rasûlü’nün ona: “Hiçbir ihtiyar kadın Cennet’e girmeyecektir!” demesi üzerine, kadın üzülerek ağlamaya başlamıştı. Bunun üzerine, buyurdu ki: "O gün sen ihtiyar olmayacaksın ki. Yüce Allah: 'Biz onları yeniden inşâ etmişiz, onları bâkireler yapmışızdır' (56/Vâkıa, 35-36) buyurmuştur." (Tirmizî, Şemâil)     

 

Hz. Süheyb anlatıyor: Gözüm ağrıdığı halde hurma yiyordum. Bunu gören Hz. Peygamber: “Gözün ağrıdığı halde hurma mı yiyorsun?” diye şaka ile takıldı. Ben de: “Ey Allah’ın Rasûlü, ben ancak ağrımayan tarafla yiyorum” cevabını verince, Rasûlullah azı dişleri görünecek derecede tebessüm etti. Ümmü Eymen adlı bir kadın, Hz. Peygamber'e gelerek, "kocam seni eve dâvet ediyor" dedi. Peygamberimiz: "Kocan kim? Şu gözünde ak olan adam, değil mi?" dedi. (Kadın:) "Vallahi gözünde ak yok" dedi. "Hayır, var!" buyurdu. Kadın, yine: "Hayır, vallahi yok!" deyince Hz. Peygamber: "Herkesin gözünde ak vardır" dedi. Güzel sözlü Güzel Peygamber, "ak" kelimesi ile, gözün koyu renkli halkasını çevreleyen beyaz tabakayı kastediyordu. Fakat bu söz, gözdeki kısmî körlüğü de ifade ettiğinden kadın, bu şekilde anlamıştı. Hz. Peygamber, bu sözüyle aynı zamanda cinas yapmıştı.

 

Sahâbeler arasında şakalarıyla meşhur olanlar vardır. Nuayman, Ebû Hureyre, Abdullah İbn Huzâfe, Zeyd İbn Sâbit, Büreydetu’l-Eslemî gibi. Hatta sert mîzaçlı Hz. Ömer’in bile şakalarına rastlanır. Bunları, büyük ölçüde Rasûlullah’ın müsâmahasıyla, bu yoldaki örnekliğiyle izah edebiliriz. Esâsen fıtrattan gelen bir meyil olan şakacılığa Rasûlullah müdâhale etmemiş, sadece bazı sınırları beyan etmiştir. Şakacılığı en çok meşhur olan Nuayman (r.a.), Rasûlullah’a bile birçok kez şaka yapmıştır. Anlattığına göre, Medine pazarına turfanda veya güzel bir yiyecek gelince onu veresiye alır, Rasûlullah’a “hediye” olarak getirir, ödeme zamanı gelince, Hz. Peygamber’e gelerek, “hediye”sinin borcunu isterdi. Rasûlullah: “Sen onu bana hediye etmiştin, ne oldu?” deyince, “Bu güzel şeyi Sana lâyık gördüm, param olmadığı için böyle yaptım” derdi. Rasûlullah da Nuayman’ı hep gülerek karşılar ve ona hiç kızmazdı. Hatta onunla karşılaşınca kendini gülmekten alamadığı olurdu. Nuayman’ın bir sefer sırasında, arkadaşı Süveybit’i “köle” diye satması da onun meşhur şakalarından biridir. Bu olay üzerine Rasûlullah ve ashâbı bir yıl güldüler.   

 

Ensardan mizahçı/şakacı bir zat vardı. (Bir gün yine) Konuşup yanındakileri güldürürken Rasûlullah (s.a.s.) elindeki çubuğu (şaka yollu) adamın böğrüne dürttü. Bunun üzerine adam: “Ey Allah’ın Rasûlü, (canımı yaktınız.) Müsâade edin kısas yapayım!” dedi. Allah Rasûlü de: “Haydi yap!” buyurdu. Adam: “Ama üzerinizde gömlek var, benim üzerimde yoktu (kısasın tam olması için çıkarmalısınız!” dedi. Adamın talebi üzerine, Peygamberimiz gömleğini kaldırıp böğrünü açtı. Adam, Rasûlullah’ı kucaklayıp böğrünü saygıyla öpmeye başladı ve: “Ben bunu arzu etmiştim ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. (Ebû Dâvud, Edeb 160, hadis no: 5224)  

 

Zâhir bin Hârun adlı bir zât, çölden hediyelerle birlikte Rasûlullah’a gelirdi. Rasûlullah da ayrılacağı zaman Zâhir’in ihtiyaçlarını tedârik ederdi. Rasûlullah: “Zâhir, bizim çölde yaşayanımızı temsil eder, Biz de onun şehirde yaşayanını temsil ederiz” buyururdu. Sert yapılı ve biraz da yakışıklı olmayan bir adam olmasına rağmen onu severdi. Bir gün Rasûlullah, ürünlerini sattığı sırada Zâhir’e yaklaşmış ve arkadan ona sarılmıştı; Zâhir arkasına dönemiyor, kim olduğunu göremiyordu. “Bırak gideyim, Kimsin sen?” dedi. Fakat arkasına döndüğünde Rasûlullah’ı görünce sırtını Rasûlullah’ın göğsüne yasladı. Rasûlullah: “Kim bir köle satın alacak?” dedi. Zâhir; “Ey Allah’ın Rasûlü! Allah için, işe yaramaz bu mal!” deyince, Rasûlullah şöyle cevap vermişti: “Hayır; Allah indinde, senin değerin yüksektir.”   

 

Hz. Peygamber ve ashâbının yaptığı bu tür şakalar, kırıcı ve yalan cinsinden olmayan şakalardır. Böylesi şakalar, insanlar arasında muhabbeti arttırır.  Rasûlullah (s.a.s.) şaka âdâbıyla ilgili uyarılarda da bulunmuştur. Meselâ şakada yalana yer verilmemelidir. "Cemaati/toplumu güldürmek için yalan konuşanların vay haline, vay haline, vay haline!" (Ebû Dâvud, Edeb 88; Tirmizî, Zühd 8). "... Şaka da olsa yalanı terkedene Cennetin ortasında bir makam (köşk) söz veriyorum." (Ebû Dâvud, Edeb 8). Şaka yoluyla başkası küçük duruma düşürülmemelidir (Tirmizî, Birr 58). Ateşle, silahla korkutarak şaka yapılmamalıdır. Şaka, câiz sınırlarda bile olsa ifrâta gidilmemeli, özellikle insanları güldürmek meslek haline getirilmemelidir. Bir kısım mubahlar vardır ki, onlar çok sık yapıldığı zaman günaha dönüşebilir. Şakanın eziyet, sıkıntı verici ve rahatsız edici olanı da yasaktır. El şakaları ve öldürücü, yaralayıcı âletlerle yapılan şakalar tehlikeli olabileceğinden yasaklanmıştır.

 

Bütün bunlarla birlikte, Yüce Rasûl, çok gülmeyi, özellikle kahkaha atmayı hoş görmez, hiçbir konuda aşırılığı sevmezdi. Geceleri teheccüd için ayırdığı saatlerde, secde yerini ıslatacak kadar gözlerinden inci gibi yaşlar döküldüğü olurdu. Sebebi sorulduğunda, verdiği cevap şuydu: "Şükreden bir kul olmayayım mı?" (Buhârî, Teheccüd 6, Rikak 19; Müslim, Sıfatu'l-Münâfıkîn 18). O, şükrettiğini, geceleri nâfile ibâdetlerle Allah'a gösterirken; gündüzleri tebessümü, hoşgörüsü, iyimserliği ve sevecenliğiyle insanlara isbat ediyordu. Çünkü surat asılarak, şikâyetler edilerek şükreden bir kul olunamazdı. Efendimiz'in gözünden akan yaşlar, insanlarla değil; sadece Rabbıyla başbaşa olduğu, secdelerle süslü gecelerin incileriydi. "Benim bildiğimi bilseniz, az güler, çok ağlardınız!" buyuran o büyük zâtın insanların içinde, çevresine huzur ve saâdet dağıtan tebessümü, şükrünün dışa yansımasıydı. O'nu örnek alması gereken mü'min, içinden duâ, haşyet, takvâ, İslâm'ın derdi, müslümanların durumları ve bunları düşünmenin, tefekkürün gereği mahzun bir gönül taşımalı. Ama insanlara gülümseyen, şükrettiği yüzünden belli olan bir çehre aydınlatmalı zâlimlerin kararttığı çevreyi. İçi ağlasa bile dışı gülmeli müslümanın. Bir müslümana surat asmanın karşısındakine hakaret ve kul hakkına tecâvüz olduğunu bilmeli, kardeşlerine merhametinin izleri yüzünden okunabilmeli.

 

İnsan, diliyle olduğu gibi haliyle, tavrıyla, yüzüyle de devamlı şükretmeli, hamdetmeli. Seviyesizce cıvıklık, şuh kahkahalar, boş vermiş tavır, vur patlasın çal oynasın anlayışı mü'minden ne kadar uzak olmalıysa; karamsarlık ve ümitsizlik  taşıyan  bunalımlı  bir  yüz  de  o derece çirkin kabul edilmeli. İslam, insana huzur verir. Câhiliyye düzenini muazzam bir inkılapla deviren peygamber nizamının ve o çağın adı "asr-ı saâdet", yani mutluluk çağıdır. Müslüman dünyada da haseneler içindedir. Etrafındaki güzelliklere karşı gözü kör değildir. Yaratılanı sever, Yaratan'dan ötürü. İçinde yarım bardak su olan kabın dolu tarafını görür. Ama, gücü ve imkânı el veriyorsa, boş kısmını önce kendisi doldurmaya çalışır.

 

Unutmayalım; O, bizden çok daha fazla eziyet ve sıkıntılara muhâtaptı. O, hepimizden daha fazla açlıkla (geçim sıkıntısıyla) karşı karşıyaydı. O, en sorumlumuzdan daha çok mes’ûliyet ve yük taşıyordu. Bizim hiç birimizle kıyaslanmayacak kadar kuşatıcı ve ezici problemin çözümüyle uğraşıyordu. Ama, bizden çok farklı olarak hiç şikâyetçi değildi, suratı asık, stres yüklü, bezgin, sıkıntılı, karamsar... değildi. Her konuda olduğu gibi, O bize bu konuda da örnek (33/Ahzâb, 21) olmalı, O’nun bu sünnetini ihyâ ederek ihyâ olmalı, O’nun saâdet asrını her şeyiyle zamanımıza taşımalıyız. İnsanlar içinde tebessümlü bir yüzle, huzurlu, mutmain bir duruşla bulunamayan; gece teheccüd seccâdesine de gözlerinden inciler saçamaz. “... Lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn: ... Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi, onlar üzülmezler.” (2/Bakara, 38, 62, 112, 262, 274, 277...)

 

Filistin’de kıyâm eden yiğit delikanlının şehâdet makamına ulaşamıyorsak; ümmetin fesâdının zirvede olduğu şu yerde ve şu zamanda, unutulan bir sünneti ihyâ ederek olsun, şehid sevâbına ulaşalım: Çevremizdeki tüm müslümanlara karşı neşeli, şakacı olalım. Tebessümümüz, gülen yüzümüz, huzur kaynağını bulduğumuzun ilânı, saâdeti bu asra taşımanın yansıması olsun. Dilin  şikâyeti, suratın asıklığı, daha çok küfrün/nankörlüğün göstergesi, stres ve rûhî bunalımlar da kalpteki nifak hastalığının belirtisi olabilir; gülen yüzün çoğunlukla şükrün ifâdesi olduğu gibi. Dilimizle sunamadığımız mesajı, hiç değilse yüzümüzle verelim. Yüzümüz dâvet etsin huzura ve cennete öncelikle. Yüzümüze bakan bize hayran olsun, bize benzemeye, bizim gibi olmaya çalışsın. Önce yüzümüz, sonra sözümüz nefret ettirici değil, müjdeleyici olsun!     

 

Haydi ne duruyorsunuz, siz de değiştirin şu şikâyetçi/nankör kimliğinizi. İçiniz ağlasa bile gülsün yüzünüz, sevindirin/güldürün birbirinizi. Haydi, ne duruyorsunuz, çocuğunuzun veya kardeşinizin başını okşasanıza. Eşinize latif latifeler yapsanıza, kalbini incittiğiniz dâvâ kardeşinize keffâret olarak, kalp tâmiri cinsinden 61 kez sevginizi göstersenize. Bir müslüman yüzüne bakmanın cennete bakmakla eş olduğunu yüzünüzle haykırsanıza. Yanınızdaki kardeşinizle, arkadaşlarınızla kucaklaşsanıza. Tanıdığınız ve tanımadığınız tüm müslümanlara selâmı bayraklaştırsanız, tebessümle hediyeleşseniz ya... Hâlâ ne duruyorsunuz? Kıyâmet gelmeden namazdakine benzer kıyâm için gerekli donanım olarak, öncelikle içimizdeki devrimin dışımıza yansıması kabilinden tebessümü Gül Devrinin mîrâsı ve simgesi olarak insanlara sunsanız ya... “El-hamdü lillâh!” ve “Yâ Rab, Sana şükürler olsun!” ifâdelerini, Kitabınızın başından kendi başınıza kopyalayıp yüzünüze de yazsanıza... Gül Peygamber gibi etrafınıza güller, gülücükler dağıtsanıza! Gül Peygamber gibi... Gönlümüzü güldüren Peygamber gibi... Özünde, sözünde ve yüzünde güller açan Peygamber gibi...