www.basdere.net

 

SİYER

 

 

 

Hz. Peygamber’in (s) Hayatı

 

 

 

1.       Aile Reisi ve Baba Olarak Hz. Peygamber (s)

2.       Ticaret ve Maişet Dünyasında Hz. Peygamber (s)

3.       Ahlaki Örnek Olarak Hz. Peygamber (s)

4.       Bir Kul Olarak Hz. Peygamber (s)

5.       Cemiyet Adamı Olarak Hz. Peygamber (s)

 

 

 

 

AİLE REİSİ VE BABA OLARAK Hz. PEYGAMBER(S)

 

Hz. peygamber (s) bütün hayatı boyunca bizzat kendisi “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver, bizi cehennem azabından koru.” (Bakara 2/201) duasında olduğu gibi dünya ve ahiret dengesini yaşayışında tesis etmiş, bunu aile hayatında da göstermiş ve müminlere yaşanılır ve izlenebilir örnekler bırakmıştır.

 

 O(s)’nun hanesi yeryüzünde gelmiş-geçmiş ve gelecek hanelerin, kurulacak yuvaların en mesudu, en bahtiyarı ve en bereketlisi olmuştur. O’nun hanesinde her zaman burcu burcu saadet kokardı. Alemde hiçbir kadın Hz.Peygamber (s)’in hanımlarını sevdiği gibi sevilmemiştir. Hiçbir erkek de Hz.Peygamber (s) gibi sevilmiş değildir. Bu sevgi halesinin elbette bir sebebi vardı. Allah Rasulü eli altında bulunanlara uyguladığı terbiye usulüyle onların kalplerinde, sonsuz bir alâka ve bağlılık hasıl etmiştir. 

 

Hiç şüphesiz Rasulullah (s) orta halli insanlar için bir örnek teşkil etmeyecek, tamamen zühd ve takvaya dönük insan üstü bir ömür sürmemiştir. Bilakis O (s) her sıkıntıyı, her türlü problemi yaşamış, bunlara verdiği tepkilerle bize izlenmesi gereken bir yöntem, bir metot  sunmuştur. Ümmete, hem sosyal hem de ruhi –manevi alanlarda olmak üzere, gerekli asgari davranış yolunu göstermiş, bu asgari sınırı aşıp iyiye ve güzele doğru yükselmek yönünde onları gayret göstermeye teşvik etmiş, yine de son kararı fertlere bırakmıştır.

 

Ancak peşinen söylemek gerekir ki O(s)’nun aile reisi olarak çizdiği portre de hayranlıkla izlenecek mükemmelliktedir: Sabrın, merhametin, teennili davranışın, anlayışlılığın, inceliğin, hoşgörünün ve sorumluluğun timsalidir O Peygamber. Ve bu faziletler belki de hiç kimsede kendini bu denli güzel ifade edememiştir.

 

Allah(cc) katında aile reisinin değeri, eşine ve yakınlarına verdiği değerle ölçülür. Bu konuda Hz.Peygamber (s): “En hayırlınız, aileniz için hayırlı olandır. Bana gelince ben, aileme karşı sizden en hayırlı olanınızım.”  buyurmuştur.

 

İNFAK

 

Kur’an’ı Kerim’e göre, İslam ailesinde reis babadır. Çünkü Allah(cc) mahlukatın bazısını bazısına üstün kılmıştır ve erkek malından kadın için harcamaktadır. “Veren el alan elden üstündür”ün gereği ailesine infakla erkek, üstünlüğünü izhar etmiş olur. İslam aile efradının maddi ihtiyaçlarını (gıda, yiyecek-giyecek, mesken, tedavi ve hatta estetiğe yönelik olanları ve zineti) karşılamak, terbiye, talim ve himayelerini sağlamak vazifesini erkeğe yükler.

 

İslam ailesinde erkeğin ekonomik anlamdaki vazifesi, mehirle başlar. Hz.Peygamber (s), daha evlenirken hanımlarına vermesi gereken mehri ihmal etmemiş, hepsine o zamanın örfüne göre mehrini vermiştir. Sadece Hz. Safiyye’ye vermemiş, O’na da “Hürriyete kavuşman mihrindir” buyurmuştur. (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai) Ümmü Habibe’nin nikahı Habeşistan’da kıyılırken, O da ihmal edilmemiş, Necaşi, Hz.Peygamber (s) adına dört yüz dinar mehir vermiştir. Medine’ye hicretten sonra Hz.Peygamber (s) Aişe’ye mehrini vermede zorluk hissetmiş ve bu yüzden gerdek gecikmiştir. Hz. Ebu Bekr durumu anlayınca Hz.Peygamber (s)’e ödünç vermiş, bundan sonra Rasulullah Aişe’yi evine getirmiştir.

 

Günlük ihtiyaçlar konusunda Hz.Peygamber (s)’in gösterdiği hassasiyet, mehir meselesinden daha az değildir. Çünkü Allah(cc), Kur'an'ı Kerim’de “O mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.”(Nisa 4/5) buyurur. Hanımının giyecek ve yiyeceği kocanın gelirine uygun olarak sağlanmalıdır. Yedirmenin, giydirmenin ve meskenin yanı sıra, koca, hanımı için hayırseverlik ve cömertlik sayılacak harcamalar da yapmalıdır. Nezaket ve zarafet timsali Peygamber(s) şöyle der: “Erkeğin hanımına harcadığı her şey sadakadır.” “Erkek hanımına su bile içirse onun ecri vardır.” “Kıyamet günü kişinin mizanına konacak ilk şey, ailesinin nafakası için harcadıklarıdır. Eve ne zaman bir şey gelse, kocası onu öncelikle hanımına vermelidir. Kişi kendi nefsinde kıt kanaat yaşamayı tercih etse de, Hz.Peygamber (s) gibi ailesine geniş davranmalı, cimrilik etmemelidir. Yeme ve içmenin kıt olduğu ile ilgili hadisler, hicretten sonra yaşanan umumi darlıkla ilgilidir.(Siret Ans.; Aile Reisi ve Baba Olarak Peygamberimiz)

 

Hz. Ömer  anlatıyor: "Benî Nadir'in emvali, Cenab-ı Hakk'ın Rasulüne (s) fey' kıldığı, üzerine at ve deve koşulmayan (yani savaşsız elde edilen) mallardandı. Ureyne köyleri, Fedek, tıpkı (Kureyza ve Nadir'in emvali gibi) sırf Rasûlullah (s)'a ait yerlerdi. Rasûlullah (s) buralardan elde edilen gelirlerden ailesinin bir yıllık nafakasını ayırırdı. Geri kalanı da Allah yolunda hazırlık olmak üzere silah ve binek için sarfederdi. (Nitekim ayette şöyle buyrulmuştur: "Allah'ın (fethedilen diğer küffâr) memleketleri ahalisinden Peygamber’ine verdiği fey'i, Allah'a, Peygamberine, hısımlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalanlara aittir. Tâ ki bu mallar içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın..." (Haşr, 7).   (Ebu Dâvud, Harâc  )

 

Süs ve güzel giyim kadının zinetidir. Hz.Peygamber (s)’i dikkatle takip eden ve O’nun yaşayışının dışına çıkmamak için yoğun gayret gösteren  gönül erleri sahabilerden Hz. Osman eşine iki yüz dirhem değerinde ipek elbise almış ve “bununla onu sevindireceğim” demiştir.

 

“İçinden taze et (balık) yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi emrinize veren O'dur.”(Nahl 16/14) De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.”(Araf 7/32) Ayetlerde gördüğümüz gibi Kur'an'ı Kerim zineti, süsü teşvik eder ve yasaklamaz. Hz.Aişe’nin bir değil, bir çok altın yüzük taktığı bilinmektedir. Hatta sefer dönüşü taktığı gerdanlığın kaybolması ifk hadisesine neden olmuştur. Necaşi’den hediye gelen ud, parfüm vs. gibileri Hz.Peygamber (s) hanımlarına taksim eder, kullanmalarına da yasak getirmezdi. Tabii Peygamber hanımları da süs ve zinetlerini kullanma şekil ve şartlarını  iyi biliyorlardı.

 

Nafakanın en önemli kısmını elbette mesken oluşturmaktadır. Hz. Peygamber (s) eşlerinin her biri için müstakil bir mekan tahsis etmiştir. Her odanın, bugünün tabiriyle müstakil bir daire gibi ihtiyacı karşılayacak temel unsurları ihtiva ettiğini muhtelif rivayetler göstermektedir (mutfak, banyo vs.). Hz.Peygamber’in bu mevzudaki tutumu kesinlikle dikkate değerdir. Kalabalık ve birkaç ailenin birlikte yaşadığı evlerde Hz.Peygamber(s)’in hassasiyetini bulabilmek mümkün değildir ve bu durumda mahremiyet zarar görür.

 

Hz.Peygamber(s) ailesinin geçimini temin etmekle beraber, hanımlarının kazanç sağlamalarına da engel olmuyordu. Nitekim Hz.Zeynep, deri işlemekte ve dikmekte mahir olup, bu işi yapmakta; gelirini de sadaka olarak dağıtmaktaydı.

 

 

 

İLGİ VE SEVGİ

 

Bir eş ve babanın ailesine olan ilgisinin en önemli göstergesi, onlarla birlikte vakit geçirmesidir. Hz.Peygamber (s) buna itina eder, ne ibadeti ne arkadaşlarıyla geçirdiği vakit ne de dünya meşguliyeti buna mani olmazdı. O(s), ailesi ile birlikte olduğunda, onlarla sohbet eder, hal ve hatırlarını sorar, şakalaşır ve eğitmeye çalışırdı.

 

Rivayetler, Hz.Peygamber (s)’in ailevi sohbeti iki istikamette telâkki ettiğini göstermektedir:

Birincisi, aile fertlerinin her biri ile şahsen teması ve hususi sohbeti,

İkincisi, aile fertlerinin tamamının birbiriyle temas ve sohbeti.

 

Bu her iki sohbetin, günlük siyasi ve irşadi faaliyet ve diğer meşguliyetler içerisinde ihmale uğramaması için Rasulullah (s) birkaç tane kesin prensibe yer vermiştir:

Hanımlarıyla geçireceği gece, belli bir esasa bağlanmış, kur’a ile tesbit edilen bir sıra ile her gece birinin yanında kalmak prensip olmuştur. Nevevi’nin açıklamasına göre kadın hayızlı halde olsa bile sohbet nöbetinde atlama yapılmamıştır.

 

Ayrıca her sabah mescitten çıktıktan sonra ve her ikindi vakti namaz kıldıktan sonra kadınların her birine teker teker ziyaretler yapar, alışılan muayyen bir müddet boyunca onlarla sohbet ederdi.

 

Bir de özellikle ailenin bir araya gelmesini sağlamak maksadıyla her akşam, bütün hanımlar, Rasulullah (s)  o gece kimin yanında geceleyecek ise, topluca oraya gelirler, sohbet ederlerdi. Bu toplantılarda Rasulullah (s)’ın zevcelerine “hurafa” denilen ibretli kıssalar anlattığı, hepsinin güldürücü şakalar yaptığı rivayet edilmiştir.

 

Hz.Peygamber (s) günlük sabah ve ikindi ziyaretlerine müsadesiz girer (zaten bütün hanımlar O’nu bekliyor olduğu için izne gerek de yok), selam verir, elini omuzlarına ya da başlarına koyarak öper, hal-hatır sorup meseleleriyle alakadar olurdu. O’ndaki bu incelik, hanımlarının ruhlarına bütün letafeti ve nuraniyetiyle sirayet etmiş olacak ki, bir değil bir çok hanım birbirlerine aynı zarafetle yaklaşmışlardır. Arada bir görülen kıskançlıktan kaynaklanan meseleler ise kadın fıtratının ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirilebilir. Burada da Hz.Peygamber (s) tavır ve davranışlarıyla hanımlarına örnek olmuştur. Bundan ötürü aile reisi eşinden hangi tutumu sergilemesini bekliyorsa kendisi de o tutum içinde olmalıdır. Kişi nasıl muamele ederse aynıyla mukabele görür.

 

Mesela, bir gün önce, savaşta babası ve bazı yakınlarını kaybeden Safiyye’nin yanında Hz.Peygamber (s) hiç uyumamış, sabaha kadar kendisiyle sohbet edip, ilgilenmiştir. Böyle bir ilgiye de ihtiyacı vardır ve kendisinden bu ilgi esirgenmemiştir. Ve neticede Hz.Peygamber (s)’e gönülden bağlı, O’nu hiçbir dünya nimetine değişmeyen samimi bir müslüman çıkar karşımıza. Safiyye Medine’ye geldiğinde bütün kadınlar onu görmeye gelirler. Aişe de tanınmayacak bir kıyafetle onu görmeye gider. Ancak Rasulullah (s) Aişe’yi tanır ve “Safiyye’yi nasıl buldun?” diye sorar. “Bir yahudi kızından başka bir şey değil” deyince, “Böyle söyleme ey Aişe! O müslüman oldu ve samimiyetle İslam’ı benimsedi”der.(İbn-i Sa’d. Tabakat) Hz.Peygamber (s) hastalandığında “keşke senin uğradığın hastalığa ben uğrasaydım, senin yerinde yatan ben olsaydım” deyince diğer hanımlar birbirlerine göz kırparlar. Bunu gören Rasulullah (s) “Safiyye bu sözünde sadıktır” buyurur.

 

Hz.Peygamber (s)’in hanımlarıyla sohbetinde, basit denilebilecek problemleriyle bile ilgilendiğini görüyoruz. Bir defasında Safiyye validemiz Hafsa ve Aişe’nin kendisine “yahudi kızı, yahudi kızı” diyerek takıldıklarını ve şakada ileri gidip “biz senden daha üstünüz, Hz.Peygamber (s)’in hanımları ve amcasının kızlarıyız” dediklerini anlatır eşine. Hz.Peygamber (s) de Safiyye’yi teselli eder ve şöyle söyleseydin der: “Benim kocam Muhammed, babam Harun, amcam Musa iken nasıl benden daha üstün olabilirsiniz?”(İbnİ Sa’d a.g.e.)

 

Hz.Cüveyriye de aynı tarzda bir şikayette bulunur ve diğer hanımların:”sen hür zevcesi değilsin, cariyesisin”sataşmalarını anlatınca, “Senin mihrin hepsininkinden büyük değil mi, senin sayende kavminden kırk kişi azad edilmedi mi?” diyerek gönlünü alır, onu memnun eder.

İlgi ve alakanın varlığını gösteren bir husus da kişinin, karşısındakinin ihtiyaçlarını fark etmesi ve bu ihtiyacın giderilmesine imkan tanımasıdır. Bu meyanda Hz.Aişe önemli bir örnektir. Yaşının küçük olmasından mütevellit arkadaşlarıyla beraber bebeklerle oynarken kendisini gören Hz.Peygamber (s) ses çıkarmamış, hatta arkadaşlarının gelip oynayabilmesi için zemin hazırlamıştır. Aynı şekilde insan fıtratında var olan eğlenme ve şakalaşma ihtiyacını bilen Rasulullah (s) buna da imkan tanımış ve bizzat eşleriyle şakalaşmıştır. Muhtelif seferlerde Hz.Aişe ile koşu yarışması yaptığını validemiz kendisi söyler ve bir başka latifesini aktarır: “Sen  benden önce ölsen de, seni kendim yıkasam, kendim kefenlesem, üzerine namazını kılsam, kendim defnetsem!” deyince, validemiz dayanamaz ve “...böyle yapsan, sonra evime gitsen,orada kadınlarından biriyle yatsan”diyerek Rasulullah (s)’ın sözünü devam ettirir. Hz.Peygamber (s) de tebessümle mukabele eder.(Darimi)

 

İlgilenme ve değer verme kendisini, muhatabının fikrine saygı duyma ve önerilerini dikkate almada da gösterir. Ve tabii ki Hz.Peygamber (s) bu konuda da örnek teşkil eder bugünün erkeklerine ve tüm insanlara. Özellikle eşinin sözüne ve düşüncesine, direk hanımını ilgilendiren konularda bile müracat etmeyen aile reisleri, Hz.Peygamber (s)’in yaşayışı göz önüne alındığında en yakın arkadaşlarına haksızlık etmektedirler. Oysa Hz.Peygamber (s) çok kritik anlarda eşlerinin fikrini almış ve uygulamıştır.

 

Hudeybiye anlaşması, müslümanlara çok ağır gelmişti. Kabe’ye varamadan geri döneceklerdi. Anlaşmayı yazma işinden çıkınca, Rasulullah (s) ashabına: "Kalkın kurbanlarınızı kesin, sonra da traş olun!" buyurdu. Ancak (müşriklerle yapılan bu antlaşmadan hiç kimse memnun değildi. Bu sebeple) kimse kalkamadı. Rasulullah (s), emrini üç kere tekrar etti. Yine kalkan olmayınca Ümmü Seleme'nin çadırına girdi. O’na halktan mâruz kaldığı bu hali anlattı. O, kendisine:"Ey Allah'ın Rasulü! Bunu (yani halkın kurbanını kesip, traşını olmasını) istiyor musun? Öyleyse çık, ashaptan hiçbiriyle konuşma, deveni kes, berberini çağır, seni traş etsin!" dedi. Hz.Peygamber (s) kalktı, hiç kimse ile konuşmadan bunların hepsini yaptı: Devesini kesti, berberini çağırdı, tıraş oldu. Ashap bunları görünce kalktılar  kurbanlarını kestiler, birbirlerini tıraş ettiler. Ancak, bu sırada gam ve kederden birbirlerini öldüreyazdılar.(Buhari, Şurut)  

 

Üzerinde durulması gereken çok hassas bir konu bu. Hangimiz, kadınlara karşı bu denli mültefit(iltifatkar) olabilmişizdir? En kritik anda hanımıyla istişare eden kaç devlet reisi vardır? Bir aile reisi olarak kaç kişi, aile hayatında hanımıyla istişareye yer vermektedir? Hz.Peygamber (s)’in örnek olduğu her alanla ilgili bu soruları çoğaltmak mümkündür. Ve maalesef soruların çoğunda cevap olumsuz olacaktır. İşte bu nedenledir ki mükemmel olan dinimiz bizlerin yaşayışında aynı seviyede değildir. Halbuki Efendimiz nasıl davranışlarıyla kadınlara karşı lütufkar davranıyordu; nurlu sözleriyle de hep bu şekilde davranmayı teşvik ediyordu: “Müminlerin iman bakımından en kusursuzu, ahlâkı en güzel olanıdır. Ahlâkı en güzel olanınız da, kadınlarına en güzel davrananızdır.”(Ebu Davut, Tirmizi, Darimi)

 

Hz.Peygamber (s) aile fertlerine ilgi gösterdiğini, kıymet verdiğini ifade eden, çeşitli söz ve davranışlarıyla, onları memnun ve ruhen tatmin etmeye de ehemmiyet vermiştir. Hanımlarına faziletlerini söylemesi, sevdiğini ifade etmesi, bineğine alması, aynı kabın suyu ile müştereken yıkanılması, hanımının hayvana binmesinde yardımcı olması ve dizine bastırarak bindirmesi, kendisine yapılan yemek davetine “hanım da olursa” kaydıyla icabet etmesi, bir sıkıntıyla kederlenip ağlayanın göz yaşlarını elleriyle silerek teselli etmesi gibi Rasulullah (s)’ın pek çok davranışı hanımlarını memnun etmeye yöneliktir. “Rasûlullah (s) Hatice’yi anınca  artık ne onu sena etmekten, ne de ona istiğfarda bulunmaktan usanırdı." Nitekim "O’nun gibi var mıydı? O şöyleydi, o böyleydi... diye faziletlerini sayardı". Ahmed İbnu Hanbel'in bir rivayeti bu hususu tavzih eder. Ona göre Aleyhissalâtu vesselâm bir seferinde: "İnsanlar beni inkâr ederken, o inandı; herkes beni tekzib ederken o tasdik etti. Herkes bana haram ederken, o malıyla benim için harcadı. Allah onun  vesilesiyle bana çocuk nasib etti, diğer kadınlardan çocuğum olmadı" buyurmuştur. Şurası muhakkak ki Rasûlullah(s), Hz. Hatice hakkında daha nice faziletler saymıştır: "O akıllı idi, o faziletli idi, o ferasetli idi..”. gibi.

 

Rasulullah (s), sadece hanımlarına değil, “ailesinden addettiği” her ferde eşit seviyede olmasa bile, hususi bir itibar atfetmiştir. Amcası Abbas’ı öz babası kadar sevmiş, bir çok meselede fikrini almış, O’nun yardımlarını hep kabul etmiştir.

 

Hz.Peygamber (s) efendimizin azatlısı Zeyd ve onun oğlu Üsame de hususi sevgiye mazhar olanlardandır. Üsame “hıbbı rasulullah”(Allah Rasulünün sevgilisi) ünvanıyla meşhur olacak kadar nebevi sevgiye mazhar olmuştur.

 

Hz.Peygamber (s) ehlinin yakınlarına da iltifat ve alakayı ihmal etmemiş, vefat eden eşi Hz.Hatice’nin yakınlarını ve dostlarını da gözeterek eşi bulunmaz bir vefa örneği olmuştur.

 

Hz.Aişe: “Rasulullah (s), O’nun (Hz.Hatice’nin) yâdını çok yapardı. Ne zaman bir koyun kesip parçalara ayırsa Hatice'nin dostlarına da gönderirdi. Bazan ona: "Sanki dünyada Hatice'den başka kadın yok!" derdim de bana: "(Onun gibisi var mıydı!) o  şöyleydi, o böyleydi...! (Öbür kadınlar beni çocuktan mahrum ederken) benim çocuklarım ondan oldu" diye karşılık verirdi. Hz. Aişe der ki: İçimden "Bir daha  Hatice hakkında kötü söz söylemeyeceğim" dedim. Hz. Aişe  devamla der ki: "Rasûlullah (s),  Hatice'den üç yıl sonra benimle evlendi." (Buhârî; Müslim)

 

Hz.Peygamber (s)’e babasından kalan, Hz.Hatice ile evlendikten sonra azat ettiği Ümmü Eymen’i de ailesinden bir parça saymış, kendisine anneye gösterilen alakayı göstermiştir. Hitabettiği zaman “ey anneciğim” demiş, O’na bakarak “sen ailemizin son bakıyesisin” diyerek sevgi ve bağlılığını izhar etmiştir. Süt annesi, süt babası ve süt kardeşleri de aynı iltifata mazhar olmuş, üzerindeki elbiselerini onlara ikramen, altlarına yaygı yapıp üstüne oturtmuştur.

 

Hz.Peygamber (s) büyüklere böyle ilgili böyle sevgili ve bu denli şefkatli olur da çocuklar hiç bundan bigane kalır mı? Kalmaz elbette. O, zevcelerinin indinde fevkalade bir aile reisi olduğu gibi,  derin ve mükemmel bir baba idi. Babalığı ölçüsünde bir derinliği temsil eden misilsiz bir dede aynı zaman da.

 

Rasulullah(s) çocuklarıyla doğmadan önce, fiilen ilgilenmeye başlamıştır. Hz.Fatıma’nın ilk doğumu yaklaşınca Hz.Peygamber(s) sık sık uğramış, halini hatırını sormuş, “çocuk doğunca bana haber vermeden çocuğa hiçbir şey yapmayın” tembihinde bulunmuştur.  Enes b. Malik, Ümmü Süleym’in oğlu Abdullah’ın doğumu  yaklaşınca : ”Çocuğun göbeğini kesince bana haber ver, benden evvel ağzına hiçbir şey koyma” diye  haber saldığını belirtir.

 

Hz.Peygamber(s) yeni doğan çocuklara duada bulunur, kulaklarına ezan ve ikamet okur, isim koyardı. Daha sonra ilk yedi gün içinde sünnet ettirmek, başındaki ilk tüyü traş edip ağırlığınca tasaddukta bulunmak, akika kurbanını kesmek gibi mevzularla yakından alakadar olurdu. Çocuk su istediğinde, hiç bekletmez hemen verir, belki de çocuğun asabi olmaması için buna çok özen gösterirdi.

 

Hz.Peygamber(s)’in çocuklara karşı tavrında en dikkat çekici yönlerinden biri, onlara karşı izhar ettiği sevgidir. “Çocukları cennet kokusu”, “gözümün nuru”diye tarif eder, “her öpücük için cennette beş yüz yıllık mesafesi olan bir derece verilir” diyerek çocukların sevgiye boğulmasını tavsiye ederdi.

 

Günümüz babalarında görülen, çocuk, iyi, neşeli ve problemsiz iken çocuğa gösterilen ilgi Hz.Peygamber(s)’in hayatında hep vardı. Çocuğun ağlamaya terk edilmesine hiç taraftar değildi. Namaz kıldırırken bir çocuk ağlaması işitse, annenin de namazda olacağını düşünerek en kısa surelerle namazı tamamlardı. Hatta çocuk kucağında üstüne akıttığı zaman akıtmasını kestirmemiş, müdahale etmek isteyene “bırakın oğlumu tamamlasın” demiştir.

 

O(s), çocuklarına, torunlarına şefkatle muamele eder, böyle muamele ederken de dikkatlerini Allah’ın dinine çekerdi. Onları bağrında beslerken yüzlerine tebessüm eder, okşar ve aziz tutar, bu arada onların uhrevi meseleleri ihmallerine de rıza göstermezdi. Günlük yaşamla ilgili hataları görmezden gelir, takva ile çelişebilecek istek ve arzularını, yumuşak bir üslupla ve ayetler ile reddederdi.

 

Kendisine on sene hizmet eden Enes b. Malik: “Aile fertlerine karşı, Hz.Peygamber (s)’den daha şefkatlisini görmedim.”demiştir.(Müslim)

 

Torunlarını okşar,sever; kirlenmiş yüzlerini temizler; onları dört ayak üstünde sırtında taşır; namazda secdede sırtına çıkarlarsa, ininceye kadar secdeyi uzatırdı. Bir gün Hasan ve Hüseyin sırtında iken Hz. Ömer içeri girdi. Onları böyle şerefli bir yerde görünce, “ne güzel bineğiniz var” dedi. Ve hemen O gönüller sultanı şöyle mukabele etti: “Ya, ne güzel süvariler onlar!”(Mecmau’z-Zevaid) Bu ilgi sadece erkek torunlara değildi. Kız torunu olan Ümame’yi de aynı sever, süslü bir giyimi ona yakıştırırdı. Namaz kılarken sırtına çıkarsa, secde yapacağı zaman yere kor, secdeden kalkarken de yine omzuna alırdı.(Buhari) “Bağış ve ihsanda çocuklarınızın arasını eşit tutun. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım.”derdi.(İbn-ü Hacer)

 

Zeyd İbnu Harise, Rasulullah (s)'ın azatlısıdır ve azatlılarının en meşhurudur. Üsâme de onun oğlu olduğu için Ebu Üsame diye  künyesi vardır. Rasulullah her iksisini de çok sevdiği için Hubbu Rasulullah (Allah Rasulünün sevgilisi) bilinirlerdi. Zeyd İbnu Harise, cahiliye devrinde bir baskınla kaçırılıp, Ukaz panayırında köle olarak satılmıştı. Hakim İbnu Hızam onu, halası Hatice  adına satın almıştı. Bilahare Hz.  Hatice, onu  zevci Muhammed’e, daha peygamberlik gelmezden önce  bağışlayacaktır. O sıralarda, henüz sekiz yaşında bir çocuktur. Zeyd'in babası oğlunun izini bulur, onu kurtarmak ister. Rasulullah, gitmek ya da kalmak hususunda serbest olduğunu bildirir. Zeyd babasıyla  dönmeyi istemez. Bu karara çok şaşıran babasına, “ben O’nda öyle bir şey gördüm ki ebediyen O’ndan ayrılmam” şeklinde açıklamada bulunur. Rasulullah'ın yanında kalmayı tercih eder. Aleyhissalâtu vesselâm onu azat edip evlatlık edinir.

 

Bir çocuk, kendisine kan bağı olmayan birinde nasıl bir içtenlik, nasıl bir yakınlık, sevgi, alaka ve saygı görmüştür ki, O’nu öz babasına tercih etmiştir? Üstelik babasını uzun zamandır görmediği ve özlediği halde. İnsan anlamakta güçlük çekiyor doğrusu. Ancak Hz.Peygamber(s)’in hayatı , kişiliği, sonsuz merhameti ve bütün insanlara beslediği eşsiz sevgisi düşünülecek olursa, bu anlaşılabilir. Sayılan sıfatların bir insanda toplanması ve bu gün belki de böyle modellerden yoksun oluşumuz bu güzide tercihi anlamamızı zorlaştırıyor.

 

Üsâme İbnu Zeyd, Rasulullah’ın terbiyesinde yetişmiş bahtiyarlardandır. Hz. Aişe der ki: “Üsâme bir gün kapının eşiğine takılıp düştü, alnı kanadı. Aleyhissalâtu vesselâm bana: "Şu  kanı temizleyiver!" dedi. Ben iğrenerek ağırdan almıştım. Rasulullah(s), o kanı emip püskürttü ve şöyle dedi: “Eğer Üsâme kız olsaydı, (ona güzel elbiseler) giydirir, takılar takar (onu cazip kılar)dım.”

 

İYİ MUAMELE VE SABIR

 

Hz. Ebu Hüreyre anlatıyor: "Rasûlullah (s) buyurdular ki: "Mü'minler arasında imanca en kâmil olanı, ahlâkça en güzel olanıdır. En hayırlınız da ailesine hayırlı olandır." (Tirmizî; Ebu Dâvud)

İbnu Abbas anlatıyor: "Rasûlullah (s) buyurdular ki: "Sizin en hayırlınız, ehline karşı en iyi davrananınızdır. Ben aileme en iyi olanınızım.” (İbn-i Mace)

 

Rasûlullah(s) kadınlara iyi davranmayı emretmiş, en hayırlı kimsenin, hanımına en iyi davranan kimse olduğunu belirtmiştir. Şüphesiz "iyi davranma" izafi bir durumdur. Bu "iyilik"in içine öncelikle kadınların haklarına hakkıyla riayet gelir: Nafaka hakkı, tahkir edilmeme, hatalarını başına kakmama gibi hadislerde belirtilen haklara riayet. Ayrıca onların bir kısım huysuzlukları, kıskançlıkları karşısında sabretmek, terbiyelerinde iyi davranmak, geçimi iyi yapmak... hep kadınına karşı iyi olmanın içine girer. Ancak kişinin "en iyi" olması için kadınına karşı iyiliğin yetmeyeceği de açıktır. Ayet ve hadislerde, bunun için başka şartlar da sayılmıştır: Takva, zühd, amel-i salih... gibi. Şu halde o şartları yerine getiren, hanımına karşı da iyi olunca iyilikte kemale yaklaşmış olur. Rasûlullah(s)'ın zevcelerine karşı davranışları ile kadın hususundaki tavsiyeleri tahlil edilince bu "iyilik"ten kastedilen teferruat ortaya çıkarılabilir.

 

Rasulullah(s), “Kadın eğe kemiği gibidir, doğrultmaya kalkarsan, kırarsın. O’nu bırakırsan eğri olduğu halde istifade edersin.”(Buhari, Müslim) buyurarak sert, haşin davranışlardan uzak durmakla beraber, ilgi ve alakanın hiçbir şekilde kesilmemesi gerektiği ikazında bulunmuştur. Kadın erkekten daha hassas daha ince mizaca sahiptir. Hz.Peygamber(s) bu telakki ile, bazı fırsatlarda “zevcelerini camdan mamul şişeye teşbih” buyurmuştur.(Buhari, Müslim)

 

Öyle ise hoşa gitmeyen davranışlarına karşı anlayış ve müsamaha esas olacaktır. Ashaba  bir hatırlatması şöyledir: “Kadınlarınızı nasıl köle ya da hayvan döver gibi dövüyor, sonra da akşam olunca utanmadan, beraberce yatıyorsunuz?”(İbn-i Mace) Buna rağmen eşlerini dövenlere ya da dövmek isteyenlere, “Dövün (ancak bilin ki kadını) sadece şerlileriniz döver.” (İbn-i Mace)

 

Bilindiği üzere Hz.Peygamber(s) Hz.Hatice’nin vefatından sonra bir çok izdivaç yapmıştır. Birbirine rakip durumdaki hanımların geçinmesi ise pek zordur. Ancak Hz.Peygamber(s) sabrı, anlayışlılığı, kadını iyi tanımasından mütevellit, onları da birbirlerine yaklaştırmış, arkadaş olmalarına zemin hazırlamış, arada bir cereyan eden kıskançlık ve (birbirlerini) çekememezliklerine bazen gülümseyip geçmiş bazen küsmüş bazen uyarmıştır. İşte bunlardan bazıları.

 

Hz. Aişe anlatıyor: "Hz. Peygamber (s) balı ve tatlı şeyleri  severdi. Ayrıca, ikindi namazlarını kıldıktan sonra her gün kadınlarını teker teker ziyaret eder, her birine yaklaşır (sohbette bulunurdu.) Bu ziyaretlerinin birinde Hz. Hafsa’nın yanına girmişti. Bu defa onun yanında, her zamanki kaldığı mutad (alışılmış) müddetten fazla kaldı. Ben bunu kıskanarak sebebini Rasûlullah'ın diğer hanımlarından sordum. Bana: "Yakınlarından bir kadın Hafsa'ya bir okka (Tâif) balı hediye etti, Rasûlullah (s)'a ondan şerbet yapıp ikram etmiş olmalı, (o da  şerbet hatırına sohbetini biraz uzatmıştır)”  dediler. Ben: “Öyleyse, kasem olsun biz de ona mutlaka bir hile kurmalıyız!” dedim. Sevde’ye: “Hafsa'dan sonra sıra senin, O girince sana yaklaşacak. Sana yaklaşınca O'na:  “Ey Allah'ın Rasûlü! Sen megâfir (urfut denen ve meşeye benzeyen bir ağaçtan sızan pis kokulu püs'e denir) mi yedin?” diyeceksin. Ben biliyorum ki, O sana “Hayır!” diyecek. O zaman sen de: “Öyleyse senden  burnuma gelen bu koku da ne?” diyeceksin. Bir rivayette Hz. Aişe  şu açıklamayı yapar: "Rasûlullah (s) kendisinde kötü bir koku hissedilmesine tahammül edemez, buna çok üzülürdü, bu sebeple gerçeği itiraf ederek, muhakkak "Hafsa bana bal şerbeti ikram  etti" diyecek. O zaman sen kendisine “Demek ki arı, balını urfut ağacından almış”  diyeceksin. Senden sonra bana uğradığı zaman ben de böyle hareket edip aynı şeyleri söyleyeceğim. Ey Safiyye, sana uğradığı zaman sen de aynı şeyleri söyle! dedim.” Hz. Aişe anlatmaya devam etti:"Sevde (bilâhere bana) dedi ki: "Kendinden başka ilâh bulunmayan Allah'a kasem olsun, bana tenbih ettiğin şeyleri, Rasûlullah (s) kapıdan görünür görünmez, senden korktuğum için (unutmadan) hemen söylemek istedim.” Ne ise, Rasûlullah (s) kendisine yaklaşınca Sevde: “Ey Allah'ın Rasûlü meğâfir mi yediniz?” der. “Hayır!” cevabını alır. Bunun üzerine aralarında şu konuşma geçer: “Öyleyse bu koku da ne?”  “Hafsa bana bal şerbeti ikram etti.” “Demek ki arı urfut yemiş.” Hz. Aişe  anlatmaya devam ediyor: “Rasûlullah (s) bana uğrayınca ben de aynı şeyleri söyledim. Keza,  Safiyye'ye uğrayınca O da aynı şeyleri söyledi. Müteâkiben Rasûlullah (s) Hafsa'nın yanına girince:“Ey Allah'ın Resûlü sana  o şerbetten  ikram edeyim mi?” diye sorar. Hz. Peygamber (s): “Hayır, ihtiyacım yok!”  cevabını verir. Bu durumu işittiği zaman Sevde: “Allah'a kasem olsun balı O’na haram ettik!” dedi. Ben kendisine: “ Sus, (sesini çıkarma)” dedim.” (Buhârî)

 

 Hz.Âişe  anlatıyor: “Safiyye Bintu Huyeyy'in devesi hastalandı. Zeyneb Bintu Cahş'ın yanında fazla deve vardı. Rasûlullah (s) ona: “Safiyye'ye bir deve ver!” buyurdu. Zeyneb: “Ben bu yahudi kızına deve  mi verecek mişim?” diyerek reddetti. Rasûlullah (s) ona kızıp, Zilhicce ve Muharrem ayları ile Safer ayının bir kısmı boyunca küstü.”  (Ebû Dâvud)

Hanımların bazı kusurları ise eğitime fırsat olarak değerlendiriliyordu Hz.Peygamber(s) tarafından. Yine Hz. Aişe anlatıyor: "Safiyye gibi güzel yemek yapanı görmedim. Bir defasında Rasulullah (s) benim odamda iken, Safiyye ona yemek yapıp göndermişti. Çok şiddetli bir kıskançlık hissettim. Öyle ki beni bir titreme sardı, kabını kırdım. Rasulullah(s) “annenize kıskançlık geldi” buyurdu (ve başka hiçbir şey söylemedi). Sonra da pişman oldum ve: “Ey Allah'ın Rasûlü dedim, yaptığım bu hareketin keffâreti nedir?”, “Tabağa aynıyla tabak, yemeğe misliyle yemek!”  buyurdular.”  (Ebû Dâvud, Nesâî)

 

Hz. Âişe: “Ey Allah'ın Rasûlü, sana Safiyye'deki şu şu hal yeter!” demiştim. (Bundan memnun kalmadı ve): “Öyle bir kelime sarf ettin ki, eğer o denize  karıştırılsaydı (denizin suyuna galebe çalıp) ifsat edecekti.” buyurdu. Hz. Âişe  ilaveten der ki: “Ben Rasulullah (s)'a bir insanın (tahkir  maksadıyla) taklidini yapmıştım. Bana hemen şunu söyledi: “Ben bir  başkasını (kusuru sebebiyle söz ve fiille) taklit etmem. Hatta (buna mukabil) bana, şu şu kadar (pek çok dünyalık) verilse bile!”  [Ebû Dâvud, Tirmizî,]

 

EĞİTİM VE ÖĞRETİM

 

Rasulullah(s)’ın aile ocağı aynı zaman da bir mekteptir. Bu mektep, meselesi olan kadın-erkek bütün Medine’lilere açık idiyse de talebe olarak, öncelikle ümmühat-ı müminine aitti. Onlar buranın devamlı ve asli talebeleri idiler. Bu mektebe, nikahla yapılan kayıtla talim başlıyordu. Nitekim Rasulullah(s) hanımlarla evlenir evlenmez, gerekiyorsa ismini değiştirmiştir. Cüveyriye, Meymune isim değiştirenlerdendi. Hz.Peygamber(s) uygunsuz ismi sevmez, hanımlarına hoşlanmayacakları lakaplarla hitap etmezdi. Normal isimleri ne ise onunla hitap ederdi. “Ey Aişe!”, “Ey Zeyneb!” gibi. Rivayetler, Şifa adlı, muhacirundan, okuma yazma bilen bir kadını Hz.Peygamber(s)’in Hz.Hafsa’ya  yazı  ve bazı tedavi usullerini öğretmek üzere muallime olarak istihdam ettiğini haber verir.

 

Hz.Peygamber(s), hanımlarının yetişmesine gayret eder, hepsinin beraber olduğu akşam toplantılarında eğitici sohbetler yaparlardı. Ve Rasulullah(s)’ın refakatinde bilgilenen hanımlar, bilgi ve tecrübelerini diğer kadınlara (hatta Hz.Peygamber(s)’in vefatından sonra, kadın-erkek herkese) aktarmaya hazır hale gelirlerdi. Hz.Peygamber(s)’in ev halkı, şehir dahilinde ve haricindeki kadınları kabul eder,  itikadi konularla ilgili Hz.Peygamber(s)’in talimini onlara bildirerek, din eğitimindeki rollerini yerine getirirlerdi.

 

 Rasulullah(s) ailede gördüğü veya işittiği menfi durumlara her seferinde müdahale ederdi. Bir seferinde Hz.Aişe kız kardeşi Esma ile otururken, Rasulullah(s) içeri girer. Esma’nın üzerinde geniş kollu( yukarı sıyrılıp açılabilen ) bir elbise mevcuttur. Rasulullah(s) Esma’yı görür görmez derhal çıkar. Hz.Aişe Esma’ya : “uzaklaş, Rasulullah(s) sende hoşlanmadığı bir şey gördü” der. Esma çıkar. Rasulullah(s) tekrar gelince Hz.Aişe niçin çıktığını sorar. Hz.Peygamber(s) “görmüyor musun durumu, müslüman bir kadının şu kadarı görülebilir” der ve elleri ile yenlerini tutup, parmaklara kadar kısmını örter, sonra da elleri ile şakaklarını örter. Sadece yüzünü açık bırakır.”  Dikkati çekmesi gereken husus, hoşlanmadığı bu manzara karşısında bağırıp- çağırmamış, öfkelenmemiş, bunu eğitim fırsatı olarak değerlendirmiştir.

 

Rasulullah(s)’ın ailesinde çocukların talimi mühim meselelerden biridir. Doğumla birlikte çocuğun kulaklarına ezanın okunması, talim işinin ne kadar erken ele alınması gerektiğini sembolize eder. Fiilen talime konuşma yaşında ve Kur'an'ı Kerim’den ayetler ezberletilerek başlandığını şu rivayetler haber vermektedir: İbn-u Şuayb der ki, “Abdulmuttalip oğullarından bir çocuk konuşmaya başlayınca Hz.Peygamber(s) “ el hamdülillahi’llezi lem yettehir veleden ve lem yekun lehu şerike fi’l mülki” ayetini yedi sefer okutarak talim ederdi.

İlk öğretilecek şeyin Lailahe illellah olmasını da emreden Hz.Peygamber(s), akıl ve muhakemeye müteallik talimin temyiz yaşından itibaren sistematize edilmesini irşat buyurur. Bundan dolayı yedi yaşında çocuk namaza alıştırılır, on yaşından itibaren düzenli kılması beklenir. Aile bu noktada öyle hassas olmalıdır ki, çocuğu dövmeye mahal kalmayacak şekilde, on yaşına gelinceye dek namaz eğitimini tamamlamış olmalıdır. Ayrıca çocuğa yazı, yüzme, ata binme gibi diğer bilgilerin öğretilmesi de Hz.Peygamber(s)’in emirleri arasındadır.

 

Terbiyesinde olan çocuklara karşı davranışlarını, sevgi ve müsamaha üzerine bina etmiştir. Hatalarını tashihte de aynı yolda devam etmiş, azar, tenkit, tahkir, surat ekşitme gibi yollara baş vurmamıştır. Hz.Enes on yıl boyunca Hz.peygamber(s)’e hizmet ettiğini, hataları, yanlışları olduğunda bile hiç azar işitmediğini, bir kere olsun “of be” demediğini, “niçin böyle yaptın?, şöyle yapsaydın..” şeklinde eleştirmediğini rivayet eder.

 

Abdullah İbnu Amir anlatıyor: "Bir gün, Rasulullah (s), evimizde otururken, annem beni çağırdı ve:"Hele bir gel sana ne vereceğim!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm anneme: “Çocuğa ne vermek istemiştin?” diye sordu. “Ona bir hurma  vermek istemiştim” deyince, Aleyhissalâtu vesselâm: “Dikkat et! Eğer ona bir şey vermeyecek olursan üzerine bir yalan yazılacak!” buyurdular.”  (Ebu Davud)

 

Bu hadisin çocuk terbiyesiyle sıkı alâkası vardır. Yüce mürebbimiz, terbiyede hiçbir surette yalana  yer verilmemesini irşat buyurmaktadır. Bilhassa ağlayan çocuklara bazen yapılmayacak veya verilmeyecek şey vaat edilir, yahut da olmayacak şeyle korkutulur. Bunların hepsi neticede "yalan" olmakta birleşir. Rasulullah(s) bütün bunların haram olduğunu, çocuk terbiyesinde hiçbir surette yalana  yer verilmemesi gerektiğini ifade buyurmaktadır. Hadis, çocuğun, böyle basit durumda bile yalandan uzak tutulmasını vurguladığına göre, ciddi durumlarda yalana yer vermenin nasıl büyük bir hata ve yanlış olduğunu ifadede beliğ bir örnektir.

 

Hz.Peygamber(s) çocukların cemiyet şartları içerisinde yetişmesine dikkat ederek, aile dışı temaslara imkan vermiştir. Çocukların bir kısım hizmetlere koşulması, bayram, düğün, ziyafet, mescidin cemaati gibi içtimai tezahürlere iştirak ettirilmeleri, çocukların aile dışı kimselerle karşılaşmasına imkan vermekte, böylece içtimaileşmeleri gerçekleştirilmektedir. Bunların sünnette örneği çoktur.

 

ADALET

 

Rasulullah (s)'ın evlilik hayatı deyince ilk nazar-ı dikkate çarpan husus, birçok hanımla evlenmiş olmasıdır. Bu meseleye değinmekteki maksadımız çok evliliğinin en önemli sebebini vurgulamak ve zevceleri arasında gözettiği adaletin Kur'an'ı Kerim’le nasıl bütünleştiğini göstermektir.

 

 Hemen şunu belirtelim ki, yirmi beş yaşında iken, kendisinden on beş yaş büyük bir kadın olan Hz. Hatice ile evlenip elli küsur yaşına kadar onunla yetinen Hz. Peygamber'in İslam ahkâmının teşrî ve neşir safhası olan Medine hayatında çok sayıda kadınla evlenmesinin birinci sebebi peygamberlik vazifesi ile ilgilidir. Sünnetinin aile hayatında geçen safhasının tesbitini, onların kadınlara intikal ve neşrini bu hanımlar yapmıştır. Alimler, "Dünyanızdan üç şey sevdirildi..." diye açıklayıp bunlardan birinin, "kadın" olduğunu söyleyen hadisi açıklarken, kadınların Rasulullah(s) tarafından sevilmesini, onların "İslam'ın neşrine olan hizmetleri" sebebiyle izah ederler.

 

Çok kadınla evlenmede dikkat çeken bir diğer sebep siyasî  yöndür. Müteakiben görüleceği üzere Hz. Safiyye ile  evlilik, Hayber Yahudileri ile sıla-i rahm'e vesile olmuş, Cüveyriye ile  evlilik Benî Müstalik'ten yedi yüz kadar harp  esirinin bedava azatlıklarını sağlamıştır. Mekkelilerin lideri Ebu Süfyan'ın kızı Ümmü Habibe ile evlilik, Ebu Süfyan'ın bozulan Hudeybiye  Sulhü'nü yenileyebilmek için, kızını  bahane ederek Medine'ye gelmesine, Hz. Peygamber'in hane-i  saadetlerine kadar girmesine yol açmış, bu durum onun hasmane duygularını törpülemiştir. Diğer evliliklerinin her birinde tıpkı neşr-i din gibi siyasî bir yönün dahi varlığı inkar edilemez. Rasulullah'ın evlilik bağının siyasî yönünü nasıl kullandığını anlayabilmek için İslam'ın ilk baştaki kuruluş ve neşrini sağlayan siyasî  lider kadronun evlilik bağıyla  birbirine nasıl kenetlendiğini ibretle  tetkikte zaruret var: Hülefa-i Raşidîn denen bu çekirdek kadro, evlilik bağlarıyla birbirlerine perçinlenmiş gibidir. Hz. Peygamber (s), Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in kızlarını almış, onlara damat olmuştur. Hz. Osman ve Hz. Ali'ye kızlarını vermiş, onları kendine damat yapmıştır. Hz. Ali ile olan akrabalık bağının, Hz. Osman'daki eksikliğini, ona ikinci bir kızını da vererek telafi etmiştir. Hz. Hafsa ile evlenmeleri hususundaki teklife menfi cevap verdikleri için Hz. Osman ve Hz. Ebu Bekr'e karşı kırgınlık içine düşen Hz. Ömer'i memnun etmek ve öbürlerine karşı kalbinde yerleşecek bir gücenmeyi ve  bunun merkez kurmay kadroda  hasıl edeceği çatlağı  bertaraf etmek için Rasulullah'ın Hz. Hafsa'yla evlenmesi  fevkalâde siyasî bir ameliyedir.

 

Hz.Peygamber(s)’in sünnetindeki ideal olan ailevi değerleri( karı-koca münasebetleri, terbiyevi, irşadi, te’dibi siyaset, maddi-manevi ihtiyaçların karşılanması vs.) tesbitte, öncelikle bu iki evliliğin esas alınması gerektiği kanaatindeyiz: Hz.Hatice ve Hz.Aişe.

 

Çünkü, Hz.Hatice ile olan evlilikte siyasi ve teşrii mülahazalardan ziyade, beşeri mülahazalar hakimdir. Normal olarak evlenmelerde birinci derecede rol oynayan hissiyat-ı gariziyyenin insan üzerinde müessir olduğu gençlik döneminde Hz.Peygamber(s), sadece Hz. Hatice ile yetinmiş, ikinci bir evlilik ne yapmış  ne de düşünmüştür. Bu evliliğin elli yıl sürdüğü düşünülürse, bu bir ömürdür.

Hz.Aişe’ye gelince, Hz. Peygamber(s) en çok O’nu sevmiş, O’nu taktir etmiştir. Üstelik ailevi hayatla ilgili pek çok teferruat O’nun vasıtasıyla rivayet edilmiştir.    

 

Hz.Peygamber(s)’in Aişe’yi çok sevmesi ya da taktir etmesi aynı zaman da gayri iradi bir durumdu. Hiçbir insanın  kalbi temayüllere hakim olması söz konusu değildir, O (s)’ndan da beklenemez. Hz.Peygamber(s) bu nedenle , “farkına varmadan birini diğerlerinden çok sevebililrim, bu da haksızlık olur. Onun için ey Rabbim! Elimden gelmeyen bu hususta Senin rahmetine sığınıyorum” diyerek istiğfarda bulunurdu.

 

Hz..Aişe, “beraber kalma hususunda yaptığı taksimde Hz.Peygamber(s)’in hanımlar arasında hiçbirine imtiyaz tanımayıp,hepsine eşit davrandığını” kesin bir dille ifade eder. Sefere çıktığı zaman beraberinde gelecek hanımları da kur’a ile tesbit ederdi. Hayatının son günlerinde hanımlarının hücrelerini dolaşamayacak kadar hastalığı artınca, Hz. Aişe’nin yanında  sabit kalabilmek için, diğer hanımlarının rızasını almıştır.(İbn-i  Mace) Hz.Peygamber(s) hanımlar arasında uyguladığı adalet  ve eşitliğe hayatı boyunca riayet etmiştir. İki istisna var ise de,her ikisi de rızaya dayanır:

 

Birincisi, Hz.Sevde çok yaşlı olduğu için kendi arzusuyla gecesini Hz.Aişe’ye vermiştir.Hz.Peygamber(s) de bunu kabul etmiştir.

İkincisi ise,yukarıda zikrettiğimiz, hayatının son günlerinde Hz.Aişe’nin odasında kalmasıdır ki bütün hanımlar buna razı olmuştur.

 

Hz.Peygamber(s) adaleti gözetmesin de kim gözetsin? Bakınız O(s) ne buyuruyor: “Bir erkeğin nikahında iki kadın bulunur da, aralarında adalet gözetmezse, kıyamet gününde bir tarafı felçli olarak diriltilir.” (İbn-i Mace) Çünkü adalet Kur'an'ı Kerim’in emridir: “Bunlar arasında adaleti sağlayamayacak olursanız, o zaman bir kadın veyahut sahip olduğunuz cariye ile iktifa ediniz. Bu şekişlde adaletten sapmamağa daha yakın olursunuz.”(Nisa 4/3), “Ne kadar gayret ederseniz edin kadınlar arasında adalete güç yettiremezsiniz...” (Nisa 4/129)

 

Şunu belirtmekte fayda var. Müminlerin anneleri arasında kıskançlığın sevki ile cereyan eden hadiseler,onları birbirlerine karşı  insafsız olmaya sevk etmemiş, birbirlerini kötülemeye, aralarında uzun süren dargınlıklara sebep olmamıştır. Belki de, Rasulullah(s) her gece birinin evinde olmak üzere sistemleştirdiği akşam sohbetlerinden , bunu da hedeflemiş olmalıdır. Rasulullah(s)’ın bu siyaseti hedefine öyle ulaşmıştı ki, hepsinin en çok kıskandığı Hz.Aişe’nin aleyhinde değerlendirebilecekleri en iyi fırsat olan ifk  hadisesi sırasında, hanımların hiçbirinden menfi bir ima bile vaki olmamıştır.

 

Netice olarak inananlar aile yaşayışında da Hz.Peygamber(s)’i örnek alıp, önder edinerek saadete ulaşırlar. Çünkü Allah zü’l Celâl Kur'an'ı Kerim’de, “ Gerçek şu ki, allah’ı ve ahiret gününü (korku ve umutla bekleyen) ve O’nu her daim anan kimseler için Allah’ın elçisi güzel bir örnek teşkil eder.” (Ahzab 33/21), “Rasulün size verdiğini alın, yasakladığından da sakının.” (Haşr 59/7) buyurur.

 

 

 

 

İSTİFADE EDİLEN KAYNAKLAR

 

Afzalur RAHMAN, Siret Ansiklopedisi, İnkılab Yay.(Yeni Şafak) İstanbul 1996

M. Fethullah GÜLEN, Sonsuz Nur, Feza Yay. ( Zaman) İstanbul 1994

Prof. Dr. Muhammed HAMİDULLAH, İslam Peygamberi, İrfan Yay. İstanbul 1990

Prof. Dr. Ziya KAZICI, Hz.Muhammed’in Aile Hayatı ve Eşleri, İFAV, İsatanbul 1997

Prof. Dr.İbrahim CANAN, Aile Reisi ve Baba Olarak Peygamberimiz, Büşra Yay. İsatnbul 1993

Mustafa İSLAMOĞLU, Üç Muhammed, Denge Yay. İsatanbul 2001

Prof. Dr. İbrahim CANAN, Hadis Ansiklopedisi Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Akçağ Basım Yayım ve Pazarlama, Goldsoft  cd

 

 

 

 

 

       TİCARET VE MAÎŞET DÜNYASINDA HZ. PEYGAMBER

 

 

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Doğduğunda Mekke ve Kureyş'in Ticarî Durumu

 

Peygamberimiz (s.a.s.)'in doğduğu Mekke şehri, etrafı dağlarla çevrili, ziraate tümüyle elverişsiz, çöl ortasında bir şehir idi. Bu şehrin Hz. İsmâil (a.s.)'den beri çok önemli bir yerleşim yeri olması, O'nun babası İbrâhim (a.s.) ile birlikte Allah'ın emri ile inşâ etmiş oldukları Allah için bir ibâdet merkezi olan Kâbe'nin bir câzibe alanı olmasındandı. Her yıl, uzaktan yakından çok sayıda insan Kâbe'yi ziyarete gelir, yerleşik nüfusun çok fazlasında olan bu ziyaretçiler şehirde canlanmaya sahne olurdu. Bu ziyaretler, Mekke'nin ekonomisine de büyük katkıda bulunur, ticaret, etrafındaki şehirlere oranla çok büyük çapta gelişme gösterirdi. Mekke civarında senenin belli aylarında panayırlar, ticarî fuarlar kurulurdu.

 

 

Bütün Arap kabileleri, Kâbe'nin muhâfızları olarak Kureyş'e büyük saygı duyduğundan diğer Arap kervanlarına nazaran Kureyş'inkiler büyük avantaja sahipti. Kureyş kabilesi, Suriye, Irak, Yemen ve Habeşistan gibi ülkelerden ziyaret izni ve güvenlik garantileri almışlar, bu ülkelereri çeşitli yerlerine kervanlarını rahatsa götürübilme imkânlarına sahip olmuşlardı. Hz. Peygamber'in büyük dedesi Hişam, doğu ülkeleri ile Suriye ve Mısır arasında Arabistan'dan geçerek yapılan uluslar arası ticarette yer almayı düşünüp başarmıştır. Mekke'nin en asil kabilesi olan Kureyş'e mensup insanların, hac mevsiminde değişik yerlerden gelen hacılara yaptıkları hizmetler sebebiyle saygı ile anılmalarına sebep oluyordu. Onlara ait malların yollarda çalınması konusunda hiç endişe duymuyorlardı. Üstelik diğer kervanlardan alınan, oldukça ağır geçiş ve ticaret vergileri de Kureyş kabilelerinden alınmazdı. Bu imkânlarla uluslar arası ticaret sebebiyle komşu ülkelerin insanları ve farklı medeniyet ve kültürü ile doğrudan ilişki kurma fırsatına sahip olduklarından, Kureyş'in eğitim, kültür ve bilgi standartlarını hiçbir Arap kabilesiyle karşılaştırılamayacak şekilde yükseltmişti. Kureyş, Fil vak'asına kadar ticaret ile büyümeye ve zenginleşmeye devam etti. Aynı yıl, Peygamber (s.a.s.) doğdu. Allah, bu Ebrehe ordusunu herkesi şaşkınlığa düşürecek şekilde İlâhî mûcizesi ile ebâbil denilen küçücük kuşlar vâsıtasıyla bozguna uğrattı (Bkz. 105/Fîl, 1-5). Böylece Allah Kâbe ile birlikte onun hizmetçisi ve koruyucusu Kureyş'i de yok olmaktan korumuş ve diğer kabilelerin gözünde itibarlarını ve Kâbe muhâfızları olarak şereflerini arttırmıştır. İşte, Peygamberimiz'in ilk ticaret hayatına başladığında, bu atmosfer ile Kureyş'in gücü ve zenginliği devam ediyordu.        

 

Dedesi Abdü'l-Muttalib'in ölümünden sonra Peygamberimiz, Kureyş'in diğer liderleri gibi Mekke halkının geçim kaynağı olan ticaretle meşgul olan amcası Ebû Tâlib'in yanında yaşamaya başladı. Ebû Tâlib, Mekke'den Suriye'ye giden bir ticaret kervanı ile Şam'a gidiyordu. Rasûlullah (s.a.s.) o zaman henüz dokuz yaşındaydı. Onu hiç kırmayan amcasına sarılan Muhammed (s.a.s.)'i de bu yolculukta yanına aldı. İbn Hişam ve Tirmizî'nin rivâyetine göre, kervan Suriye'de Busra denen mevkîye vardığında orada konakladı. Manastırda Bahira adında bir râhip vardı. Ebû Tâlib onunla görüştü, râhip onları yemeğe dâvet etti. Bu meyanda Hz. Muhammed (s.a.s.)'i görünce dikkatini çekti. O'nda peygamberlik alâmetlerini sezdi. Ebû Tâlib'e: "Kardeşinin oğluyla geri dön, yahûdilerden onu görüp zarar vermelerinden korkarım" dedi. Ebû Tâlib de yeğeni ile geri döndü. İşte Hz. Peygamber'in ilk dış gezisi bu şekilde Suriye'ye olmuştu.

 

Amcasının evinde büyüyen Muhammed (s.a.s.), ondan ticarî işler konusunda birtakım tecrübeler edinmişti. Büyüdüğünde, amcasının o kadar zengin olmadığını, beslemek zorunda olduğu büyük bir ailesinin olduğunu anlayınca, Mekke'de kendi adına ticaret yapmaya başladı. Genelde bilindiğinin aksine; ticarî hayata Hz. Hadîce ile müşterek çalışmaya başlamasından çok önce girmiştir. Mekke'de küçük çapta işler yapardı. Bir yerden mal alır, başkalarına satardı. Bu, Hatîce ile çalışmaya başlamadan önce başkalarıyla ticarî ortaklığa girdiğini gösteren sonraki olaylar ile te'yid edilmiştir. Kureyş'in bir ferdi olarak O'nun da geçimi için kabilesinin diğer fertleri gibi aynı mesleği, yani ticareti benimsemesi gâyet doğaldı. Kendi adına ticaret yapacak sermayeye sahip olmamasına karşılık, kendi sermayelerini işletemeyecek olan, fakat dürüst insanlarla ortaklık yapmak isteyen sermaye sahibi birçok zengin, dul ve yetime ait büyük bir sermaye birikimi bulunuyordu. Dolayısıyla Hz. Muhammed (s.a.s.) için sâbit bir maaş karşılığı veya kâr ortaklığı yoluyla iş hayatına girmesi yönünde birçok imkânlar vardı. Hz. Hadice, Mekke'de temsilcileri vâsıtasıyla iş yapan zengin hanımlardan biriydi. Muhammed (s.a.s.) çocukluğundan beri çalışkan ve dürüstlüğü sebebiyle halk arasında "el-Emîn" (güvenilir) ve "Sâdık" (doğru) isimleriyle tanınırdı. Böylece O'nu güvenilir ve kâr getirici bir ortak olarak gören Hadîce de bazen ücretle, bazen de kârdan pay vererek Hz. Muhammed (s.a.s.)'i birçok defalar kuzeydeki ve güneydeki değişik pazarlara, ticarî seferlere göndermişti.

 

Hz. Peygamber onun sermayesiyle pek çok ticarî sefere çıktı. Bunlardan biri çok meşhurdur ki; bu seferin sonunda Hadice O'na hizmetkârı vâsıtasıyla evlenme teklifinde bulunmuştu. Bu sefer, Suriye'de Busra'ya yapılmıştı. Bu geziye çıktığında yaşı 25 civarında idi. Hz. Hadice ile Suriye seferi için anlaşmasından önce Hz. Peygamber'in tâcirliği ve dürüstlüğü ile, özel olarak ticarî piyasada, genel olarak da Kureyş'te büyük bir isim yaptığı anlaşılmaktadır. Yaptığı ticaretin çoğunluğunu Yemen'e yaptığı ve bu gâye ile oradaki ticarî merkez ve ticarî fuarlara çok sayıda katıldığı bilinmektedir. Hz. Hadice için buralara dört sefer yapmıştır. Hz. Peygamber'in Arap yarımadasının doğu kısmında yer alan Bahreyn'e de birkaç sefer yaptığı bilinmektedir.

 

Özetle ifade edebiliriz ki; Hz. Peygamber, ticarî işlere oldukça genç bir yaşta, muhtemelen 17-18 yaşlarında başlamıştır. Herhangi bir dürüst ve kendisine saygısı olan kişi gibi,  maddî açıdan zengin sayılamayacak durumda olan amcasına daha fazla yük olmaktan hoşlanmamış ve ticarete atılmıştır. Bu sebeplerle de komşu ülkele, özellikle Yemen, Bahreyn ve Suriye şehir ve kasabalarına ve muhtemelen Habeşistan'a gitmiştir. Muhakkak ki O, hayatını helâl yoldan kazanma arayışı içinde çok gayret sarfetmiştir. İş hayatına, bir sermaye sahibi birinin ortağı olarak veya belirli bir ücret karşılığında çalışan bir kişi olarak başlamış olmalıdır. Daha sonra, bu sahada kazandığı tecrübelerle ve doğruluğunun, dürüstlüğünün çevreye yayılması üzerine yukarıda sözü edilen Hz. Hadice'nin O'nu birçok kere maaş karşılığı ticaret için çeşitli yerlere göndermesi ve sonra aynı amaçla büyük bir meblâğla Suriye'ye göndermesi olayında olduğu gibi, kendisine diğer insanların sermayesi ile iş yapması teklif edildi.

 

Bu olaylar, O'nun çocukluğunda küçük bir ücret karşılığında Mekke halkının koyunlarına çobanlık yaptığını öğrendiğimizde (Buhârî, İcâre 2; Muvattâ, 18 -2, 971-; İbn Mâce, Ticârât 5, hadis no: 2149) daha bir gerçeklik kazanıyor. Hz. Peygamber, büyürken, gençliğinin ilk dönemlerinde ticarî hayatına muhtemelen sâbit ücretler karşılığında başlamıştı. Daha sonraları bu tarz ticareti, Yemen pazarlarına düzenlediği her seferin sonunda aldığı bir deve karşılığında Hz. Hadice için birkaç defa yapmıştı. Bu sebeplerden dolayı Peygamberimiz, hayatının gençlik dönemlerinde sâbit ücret karşılığında Hz. Hadice de dâhil, Mekke'nin farklı zengin insanlar için ticaret yapıyor görmemiz gâyet normaldir.

 

Günün birinde genç Hz. Muhammed (s.a.s.), birisyle ticarî bir anlaşma yaparken, aralarında bir problem çıktı; bunun üzerine karşısındaki O'ndan iddiâsını ispatlaması için "Lât ve Uzzâ" putları üzerine yemin etmesini istedi. Bunun üzerine O "hiçbir zaman bunu yapmadım. Yolum o heykellerin yakınlarından geçse, kasden onlardan kaçınıyor ve değişik bir yol tutuyorum" buyurdu. O'nun tavrından oldukça etkilenen adam "Sen doğru ve âdil birisin. Söylediklerin de hakikattir. Allah için, sen, bilginlerimizin ve kitaplarımızın sözünü ettiği kişisin" dedi (İbn Sa'd, c. 1, s. 130).

 

Tarihî kayıtlarda O'nun Said bin Ali Saib ile ortak ticaret yaptığından söz edilir. Mekke'nin fethinden sonra Saib O'nu ziyârete geldiğinde ashâb onun iyiliğinden söz edince Peygamberimiz (s.a.s.), onu herkesten daha iyi tanıdığını ifâde etti. Onu sevgiyle karşılayarak "gel, gel, hoş geldin kardeşim ve benimle hiçbir zaman tartışmayan ticaret ortağım!" buyurdu. Saib de gençliğinde Peygamberimiz'le ortaklık yaptığını ve O'nun ticaret hesaplarını her zaman dürüstçe tuttuğunu anlattı.       

 

Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Hz. Hadice ile evlenmeden önce, Suriye ve Yemen'de çeşitli yerlere Hz. Hadice adına seferlere çıktığı konusunda hiçbir şüphe yoktur. Bununla beraber, maîşetini temin için benzeri ticarî gezilere defalarca çıktığı muhtemeldir. Zaten O'nun gibi dürüst bir genç adamın, vaktini amcasının yanında boş geçirdiğini düşünmek imkânsızdır. Çok küçük yaşlarda iken bile amcasının omuzundaki geçim yükünün birazını almak için Kurey'te çobanlık yaptığı bilinmektedir. 25 yaşına gelineceye kadar yaşlı amcasına bir yük olarak işsiz-güçsüz gezdiğini nasıl umabiliriz? O'nun karakteri ve ahlâkı da göz önüne alındığında, tüm deliller, en meşhurları Said bin Ali Saib ve Kays bin Saib olmak üzere birçok kişilerle ortak olarak veya kendi adına çeşitli ticarî faâliyetlerde bulunduğunu göstermektedir. Yine eldeki kaynaklar bu amaçla Hz. Hadice kendisini ticarî işleri için seçmeden önce Yemen'e ve kasabalarının pazarlarına birkaç sefer yaptığını göstermektedir. Peygamberimiz'in mizacında genç bir adamın gençliğinde bu tarz ticarî işlere girmiş olması gâyet mâkul ve olağandır.

 

Hz. Muhammed (s.a.s.) gibi bir insanın, gençliğinde ve hatta oldukça erişkin bir yaşta maîşeti için başkalarına bağılmı bir hayat sürmesi hiçbir zaman ileri sürülemez. Peygamberimiz'in Hz. Hadîce ile anlaşma yapmadan ve Ebû Tâlib'in konuşması ve isteği vuku bulmadan önce en azından Yemen'e birkaç ticarî sefer yapmış olması kuvvetle muhtemeldir. Bahreyn'e yaptığı birkaç sefer, Abdul Kays heyetinin liderine "Sizin topraklarınızı ayaklarımla çiğnedim" buyurması ile kendi ağzından te'yid edilmiştir. Bu ifâde, Peygamberimiz'in ticarî amaçlarla Bahreyn'e birkaç kez gittiğini açıkça göstermektedir.

 

Evlilik Sonrasında Ticârî Meşgaleleri: Hz. Muhammed (s.a.s.), Hz. Hadîce ile evlendikten sonra, bu kez işin idârecisi ve hanımının ortağı olarak ticarete eskisi gibi devam etti. Buna bağlı olarak komşu ülkelerin ve ülkesinin çeşitli ticarî merkezlerine ve panayırlarına pek çok kereler yolculuk yaptığı kesinlik kazanmaktadır. Evlendiği 25 yaşından itibaren peygamberlik görevi kendisine tevdî edilinceye, yani 40 yaşına kadar Arap yarımadasının değişik bölgelerine ve Yemen, Bahreyn, Irak, Suriye gibi sınır komşusu ülkelere ticarî seferlere gitti; yani bugünkü tâbirle ithâlat ve ihrâcat işiyle meşgul oldu.

 

Otuz yaşlarının sonuna doğru, daha çok tefekküre vakit ayırdığı bir gerçektir. Bunun için Hira dağında (Cebel-i Nûr) günler, haftalar geçirmiştir. Ancak daha önceki dönemlerinde otuzlu yaşlarının ortasına kadar normal bir ticaret adamı gibi çalışmıştı. Evlendikten sonra yaptığı üç ticarî gezisi tesbit edilmiştir. Bunlar sırasıyla Yemen, Necd ve Necran'adır. Bunun yanında O'nun hac mevsiminde Ukaz ve Zü'l-Mecaz panayırı (ticarî fuarları) zamanında yoğun ticarî faâliyetlerde bulunduğu bilinmektedir. Diğer zamanlarda da Mekke çarşısında toptancılık işiyle uğraştığı rivâyet edilmektedir.

 

Alış-verişleri: O'nun peygamberlik öncesinde ve sonrasında hem Mekke ve hem de Medine'deki ticarî muâmeleleri hakkında geniş mâlûmât vardır. rivâyetlerde alımlarından bahsedildiği gibi satış işlerine de yer verilmiştir. Peygamberliğin gelişi ile Hicretin vukuuna kadar satımdan çok alım akdi yaptığı bilinir. Medine'ye hicretinden sonra ise satış muâmeleleri oldukça az olup bunlardan sadece üç tanesine hadis metinlerinde yer verilmiştir. Alışlarına ise hayli fazla diyebileceğimiz örnekler verilir.               

 

Hz. Peygamber, hicretten sonra bazen vekil aracılığıyla, bazen de kendisi başkalarına vekâleten ticaret yapmıştır. Ama iş hayatının çoğunda kendisi vekiller kullanmıştır. Rehin karşılığında veya rehinsiz borç alır, peşin veya borçla mal alırdı. Ölen insanların borçlarının ödenmesine de kefil olurdu. Gelirinden sadaka/zekât verdiği bir miktar toprağı vardı. Peygamberlik gelmeden önce birçok ticarî iş yaptığı halde, İlâhî mesajın kendisine tevdî edilmesinden sonra bu işler devamlı azalma çizgisi göstermiştir. Medine'ye hicretinden sonra çok az satış yaparken, birçok alım yapmıştır. Hicretten sonra birçok kişiden borç almıştı. Ama çok cömert bir borçlu idi; zira iyi niyet ve teşekkür belirtisi olarak her zaman borcundan fazlasını geri öderdi ve ayrıca o kişiye; "Allah evini ve servetini korusun. Borç için hediye, Allah rızâsı ve borcun geri alınmasıdır" şeklinde duâ ederdi (Zâdu'l-Meâd)

 

Bir defasında birisinden kırk sâ'/ölçek borç almıştı. Adam daha sonra muhtaç duruma düşünce Rasûlullah (s.a.s.)'a gelerek alacağını istedi. Adam bir şey söyleyecekken Rasûlullah (s.a.s.): "İyilikten başka hiçbir şey söyleme; çünkü borcunu ödeme bakımından ben borçluların en iyisiyim" diyerek kırk sâ' borcuna karşılık, kırk sâ' da onun iyi niyetine teşekkür şeklinde bir jest olarak seksen sâ' ödemiştir. Yine bir gün bir deve satın almıştı. Devenin sahibi sonradan gelerek, çok kaba sözlerle parasını isteyince, ashâb hemen onu yakaladı. Fakat Hz. Peygamber: "Onu bırakın. Bir hakkın sahibinin (yani alacaklının) konuşmaya hakkı vardır" buyurdu ve borç aldığı deveden daha değerli bir deve verdi. Adam: "Bana borcunu tam ödedin, Allah da sana ödesin" dedi. Bunun üzerine Allah'ın Rasûlü: "En hayırlınız, borcunu en iyi ödeyendir." Buyurdu. (Buhârî, İstikrâz 4,6, 7, 13; Müslim, Müsâkat 118-122, hadis no: 1600, 1601). Bir seferinde ise aldığı malın karşılığın ödeyecek parası yoktu. Sonra o malı satarak kârını Benî Muttalib'in dullarına harcadı ve "bundan sonra karşılığını ödeyecek param oluncaya kadar hiçbir şey satın almayacağım" (Ahmed bin Hanbel, I/235, 323; Ebû Dâvud) buyurdu. Başka bir gün, bir alacaklısı oldukça sert sözlerle alacağını isteyince Hz. Ömer onun üzerine yürüdü. Peygamberimiz (s.a.s.): "Ey Ömer, dur! Benden borcumu ödememi, ondan da sabırlı olmasını istemen daha doğru olur" buyurdu (Zâdu'l-Meâd). 

 

Ticaretinin Prensipleri: Ö'nun ticareti diğer insanlarınkinden farklıydı. O, sadece hayatını kazanmak, yani geçimini helâl yoldan sürdürmek istiyor; zenginlik ve servet biriktirmek gibi arzular peşinde koşmuyordu. Çünkü bu ticarî işler, o devirde dürüst para kazanılabilecek ender işlerdendi. Kazandıkları ancak hayatını idâme ettirmesine yeterli oluyordu. Ancak, ne olursa olsun, her yaptığı işi en mükemmel bir şekilde ve "el-Emîn" ve "Sâdık" vasıflarına uygun şekilde yapıyordu.

         

Peygamberimiz, iş hayatını gâyet âdil ve dürüst olarak sürdürdü. Alışveriş yaptığı hiçbir kimsenin şikâyetine meydan vermedi. Her zaman sözünü tutar, müşterilerine söz verdiği nitelikteki malı tam zamanında teslim ederdi. Henüz çok genç yaşlarda dürüst ve doğru sözlü bir tâcir olduğu şeklindeki ünü her tarafa yayılmıştı. Diğer insanlarla olan ilişkilerinde daima büyük bir sorumluluk ve dürüstlük anlayışına sahip olmuştur. O, yalnızca hakkaniyet ve dürüstlük esaslarına dayalı bir ticaret yapmakla kalmadı, doğru ve âdil ticarî muâmeleler konusundaki temel ilkeleri de vaz' etti. İlişkilerindeki dürüstlük, adâlet ve doğruluk bütün tüccar ve işadamları için takip edecekleri ebedî kurallar haline geldi. Ticarete ilk atıldığı zamandan beri, diğer insanlarla olan işlerinde daima sorumluluk ve dürüstlük göstermiştir. Bu konuda kendisi ile ticaret yapmış insanların çeşitli nakilleri bulunmaktadır: Abdullah bin Hamza, O'nunla bir alışverişe başladığını, fakat daha ayrıntıları belirlemeden âcil bir işinin çıkmasıyla hemen ayrılmak zorunda kaldığını anlatmaktadır. Geri dönmeye söz verdiği halde unuttuğu için, ancak üç gün sonra hatırlayarak oraya koşmuş ve Hz. Muhammed (s.a.s.)'in orada üç gün boyunca beklediğini belirtmekten başka hiçbir şey söylemediğini belirtmiştir. O'nun cömertliği ve âdil kişiliği sadece kendi çağındakilere değil; kendinden sonra gelen bütün insanlara da ticarî münâsebetler için temel prensipler olarak kabul görmüştür.  

 

Hz. Peygamberimiz, ticaret yaptığı insanlara karşı çok nâzikti ve ashâbının da öyle davranmasını isterdi. Âllah'ın Rasûlü, peygamberliğinden önce de sonra da ticarî işlerinde devamlı dürüst olduğu gibi; ashâbına da aynı şekilde davranmalarını tavsiye etmişti. Medine'de devletin başına geçince ticarî sahadaki bütün sahtekârlık, fâiz, şüphe, belirsizlik, haksız kazanç, sömürü, karaborsa gibi unsurları çıkarıp atmıştır. Ağırlık ve uzunluk ölçülerini standartlara bağlayarak insanların, güvenilirliği şüpheli ağırlık ve uzunluk birimlerini kullanmasını yasaklamıştır.

 

Maîşet Temini Açısından Ticâretin Önemi: İslâm'da rızık temin etmenin en faziletli yolu cihad'tan (ganimetten) sonra ticarettir. Sonra ziraat ve sonra da zanaattır. Bütün bu rızık temin etme yollarında alış-veriş işlemi sözkonusu olmaktadır.

 

İnsanlara hizmet anlayışıyla yapılan bu mânâdaki ticareti İslâm hem meşrû hem de makbûl saymıştır. Ticaret hakkında Allah'u Teâlâ şöyle buyurur: "Allah, ticareti helâl, ribâyı da haram kıldı." (2/Bakara, 275). Devrinin en güvenilir tâciri olan Peygamberimiz de bu konuda şöyle der: "Güvenilir, doğru ve müslüman tâcir, kıyamet günü şehidlerle beraberdir." (İbn-i Mâce, Ticârât, 1). Hadîs-i Şerîfi de dürüst ticaretin sahibine ne kadar sevap kazandıracağını belirtmektedir.

 

İslâm'a göre ticaret; değerli olan bir malı, değerli olan bir diğer mal veya para karşılığında değiştirmektir. Dinimizin ticarette gözettiği gaye, her ne pahasına olursa olsun kazanmak değil, insanlara, ihtiyaçları olan faydalı eşyayı temin ederek hizmette bulunmak, bu vesîle ile de normal, meşrû bir kazanç sağlamaktır. Meşrû bir ticarette şu özellikler bulunmalıdır:

1) Alan ve satanın rızası,

2) Karşılıklı iyi niyet ve dürüstlük,

3) Ticaretin, taraflardan birine veya başkalarına zarar vermemesi.

Doğu kültürünü yansıtan bir alışveriş anı.

Ticarette bulunması gereken bu vasıfları Kur'an şöyle zikreder; "Ey îman edenler! birbirinizin mallarını haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yeyin, (haram ile) nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz size merhamet eder. Bunu, kim aşırı giderek haksızlıkla yaparsa onu ateşe sokacağız. Bu, Allah'a kolaydır." (4/Nisâ, 29-30).

 

Hz. Muhammed (s.a.s.) Peygamber olduğu zaman Hicaz'da Arapların çoğu ticaretle uğraşıyordu. Peygamber (s.a.s.) vahiy gereği olarak düzenleyici bazı hükümler getirerek dürüst bir piyasanın teşekkülünü sağladı. Peygamberimiz, kendisi örnek bir tüccar olduğu gibi, ashâbına ve tüm müslümanlara ticaretle ilgili çeşitli tavsiye ve emirlerde de bulunmuştu. İşte onlardan bazıları:

 

"Ticarette çok yemin etmekten sakının. Çünkü yemin sürümü artırır, fakat bereketi yok eder." (Müslim, Müsakat, 27).

 

"Allah'ın rahmeti, satarken, alırken ve iddiâ ederken yumuşak olan kimseyedir." (Buhârî) buyurmuştur. Yine Buhârî'nin rivâyet ettiği bir hadiste şöyle buyrulur: "Alışverişte yemin, malın sürümünü arttırsa bile, hakikatte kazancın bereketini giderir." (Müslim, Müsâkat, 131, 133, İman 117; Buhârî, Büyû' 26)

 

Ebû Zer'den rivâyet edildiği üzere Rasûlullah (s.a.s.): "Üç sınıf vardır ki kıyâmet gününde Allah Teâlâ bunlara iltifat buyurmaz, yüzlerine bakmaz, onları temize çıkarmaz; onlar için can yakıcı bir azâp vardır" buyurdu. Peygamberimiz, hüsrânda kalanlardan birinin, "malını yalan yere yemin ederek satan" olduğunu belirtmiştir (Müslim). Yine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Sizden önce bir adam vardı. Bir melek onun ruhunu almaya geldi. Melek ona; 'hayatında hiç iyilik edip etmediğini' sordu. O da bilmediğini söyledi. Düşünmesi söylendiğinde, ihtiyacı olanlara borç verdiğini, zenginlere ödemeleri için zaman tanıdığını, fakirlerin borcunu ise affettiğini söyledi. Bunu üzerine Cennete götürüldü." (Buhârî, Büyû' 18, Enbiyâ 50; Müslim, Müsâkat 31, hadis no: 1562; Nesâî, Büyû' 104). Bir diğer hadiste de şöyle buyrulur: "Dürüst ve güvenilir tâcir peygamberler, sıddâklar ve şehidlerle beraberdir." (İbn Mâce, Ticârât 1) "Kıyâmet gününde tüccarlar kötüler olarak dirilecektir; Allah'tan korkanlar, dürüstler ve hakikati konuşanlar hâriç" (Tirmizî, İbn Mâce, Dârimî)

 

Allah, Helâl Rızık İçin Çalışanları Sever: Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah elinden iş gelen sanatkâr mü’min kulu sever” (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, II/290). Evet, böyle. Zira, başka türlü demesi mümkün değildir. Çünkü Allah Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:   “De ki: İstediğinizi işleyin; Allah, peygamber ve mü’minler işlediklerinizi görecektir” (9/Tevbe, 105). Yani bir kısım kriterlerle, kıstaslarla, işlediğiniz şeyler değerlendirmeye tâbi tutulacaktır. Mahşerde yapılan bütün işler sergilenecek ve herkes gelip, "buna bir iş denir mi denmez mi?" diye teftiş mâhiyetinde bakacaktır. İşte insanlar, bu mülâhaza ile amel etmeli, çalışmalıdır. Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: “İş yaptığınız zaman, Allah o işte itkan etmenizi yani sağlam, ârızasız ve kusursuz yapmanızı sever.” (Kenzu’l-Ummâl, III/907). Söz konusu ettiğimiz âyet (9/Tevbe, 105), ilme teşvik prensipleri adına üzerinde durulması gereken mûcizelerdendir. Allah Rasûlünden benzer bir teşvik ise şöyledir: “Allah sanatkâr, mü’min kulu sever.” "Şüphesiz Allah, güzeldir, güzeli/güzel işi sever." (Müslim, İman, I/93; İbn Mâce, Duâ 10) "Şüphesiz Allah, her şeyde ihsânı/iyilik ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır)..." (Müslim, Sayd ve'z-Zebh 57; Ebû Dâvud, Edâhî 12). "Kendinize göre makbul bir iş yapınız. Sırf başkalarına rekabet olsun diye yapmayınız..." (Tirmizî, Birr 63) "Kovandaki suyu, isteyenin kabına boşaltmak ve mü'min kardeşine güler yüzle konuşmak gibi de olsa, iyi, güzel ve doğru hiçbir sözü, işi ve davranışı küçümseme (yapabilirsen hiç durma, yap)!" (Ebû Dâvud, Libas)

 

Evet Allah, şeriate uygun ve meşrû dairede çalışan, didinen, yorulan ve kazananları sever. Hz. Peygamber'in dünyasında ve O’nun amel ve aksiyon anlayışı içinde çalışma, amellerin en faziletlisi ve Allah sevgisine en çabuk ulaştıranıdır. O asla, “râhipler gibi kiliselere kapanın, evlenmeyi terkedin, yemeyi içmeyi bırakın, dünyayı boş verin, tâ Allah’a vâsıl olasınız...” dememiştir. Allah Rasûlü, insanlardaki evlenme ve hemcinsine alâka duyma duygusunu güdükleştirmemiş, saptırmamış, hapsetmemiş dolayısıyla da depresyonlara sebebiyet verecek yollara girmemiştir. O, bu duyguyu, olumluya,, meşrûya kanalize etmiş ve bu noktada dahi, Ümmet-i Muhammed’i, Allah’ın rızâsına ve hoşnutluğuna ulaştıracak yollar göstermiştir. O’nun terbiyesi; fıtratı, karakteri yönlendirme ve ona yaratılış gâyesine uygun hedefler bulma istikametinde olmuştur.

 

Ticaret, Ziraat ve Cihad: İşleri dengeleme mevzunda da O’nun eşi menendi yoktur. Bir hadis-i şeriflerinde O şöyle buyurur:  “Siz kendinizi îne alışverişine saldığınız; sadece ziraatle iktifa ettiğiniz; sığırlarınızın ardına takılıp gittiğiniz (yani sadece hayvancılıkla uğraştığınız) ve cihadı terkettiğiniz zaman, Allah sizin başınıza öyle bir mezellet indirir ki tekrar dininize dönmedikçe de bu mezelletten kurtulamazsınız.”  (Ebû Dâvud, Büyû’ 54; Ahmed bin Hanbel, II/84) buyurmaktadır. Îne alış verişi: Bir şahsın, diğer bir şahıstan veresiye bir şey satın alıp, sonra da aynı adama onu çok daha ucuza satması şeklinde ta’rif edilmiştir ki, birçok tarifinden sadece bunu vermek yeterli olur. Bu, ister kapalı bir fâiz sayılsın, ister başka bir spekülasyon, Rasûlullah'a göre sakıncalıdır. Bu hadisin bize anlattığı, işaret ettiği hususları ancak, sanayî devrimi ve sanayî hareketlerinden sonra anlayabildik. Onu da doğru anlayabildiysek. Cihadı, zâten unutmuştuk; sanayî derken ziraat ve hayvancılığı da ihmal ettik ve kendimizi bir başka dengesizliğin uçurumunda bulduk.

 

Oysa ki, yapılacak şeyi, hem de 14 asır evvel Allah Rasûlü haber veriyordu. Ve O, her meselede olduğu gibi, bu meselede de fevkalâde dengeliydi. Elbette ki, ziraat ve hayvancılık olacaktır. Nitekim bu tür çalışmaları teşvik eden hadis-i şerifler de vardır. Ancak, bütün himmet ve gayreti bunlara ayırmak; işte doğru olmayan budur. Şehir hayatına karışmadan, bir dağa çekilip, kendi ibâdet anlayışı ve duygularıyla baş başa kalmayı arzulayan insandan tutun da, teşebbüs gücünden mahrum ziraatçı ve hayvancıya kadar şümûlü olan bu ifade, bize önemli bir iktisat ve ekonomi dersi vermektedir. Ayrıca, dünya ölçüsünde yerinizi almak için, gerekli caydırıcı gücü elde tutmadığınız, cihadı terkettiğiniz veya cihadı terkedip de, devlet oluşturamadığınız, gücünüzü ve dünyadaki değerinizi kaybettiğiniz zaman Allah, size altından kalkamayacağınız bir mezellet/rezillik musallat edeceğini, mağlûbiyetler, esâretler, tahakkümler altında kalıp ezileceğinizi de hatırlatmaktadır ki, bu durum, yeniden dine dönüp, İslâm’ı hayata hâkim kılacağınız âna kadar da devam edecektir. Allah Rasulü, nasıl ki, istidat ve kabiliyetleri sınırlamamış, aynı şekilde bedenî güç ve kuvvetleri de hakir görmemiştir. Görmemiş ve aksine şöyle buyurmuştur:  “Kuvvetli bir mü’min, (beden sıhhatine sahip olan bir mü’min) Allah indinde zayıf mü’minden daha hayırlı ve sevimlidir.” (Müslim, Kader 34; İbn Mâce, Mukaddime 10; Ahmed bin Hanbel, III/366). Allah indinde sevimli olmak isteyenler, kalp sıhhatiyle beraber beden sıhhatine, cisim sağlıyıla beraber ruh sağlığına da sahip olmalıdır. Görülüyor ki, Allah Rasûlü, “Zayıflayacaksınız, perhize girecek, bedenî güç ve kuvvetinizi kıracaksınız ki Allah indinde makbul olasınız...” demiyor. Tam tersine; ruhbanlığa, keşişliğe ve papazlığa karşı realiteyi, fıtrî ve tabiî olmayı öne çıkarıyor ve meselelere, tabiatı içinde bir mecra araştırıyor; ve bizi o istikamete kanalize ediyor. (F. Gülen, Sonsuz Nur, c. 1, s. 385)

 

En Hayırlı Kazanç; Kendi Eliyle Çalışıp Kazanma: Peygamberimiz (s.a.s.), çocukluğundan başlayarak dürüst bir şekilde çok çalışmakla hayatını kazanmış, güzel ve nezih bir hayatın temel esaslarını koymuştur. "Hiçbir kimse, kendi elinin emeğiyle kazandığından daha hayırlısını yememiştir. Allah'ın peygamberi Dâvud (a.s.) da elinin emeğini yerdi" (Buhârî, Büyû' 15) buyurmuştur. Hz. Âişe (r.a.)'den rivâyetle Peygmaber (s.a.s.): "En güzel şeyler, yediğinizin en temizi kendi çalışıp kazandığınızdan geldiği gibi, çocuklarınız da bundan gelir." (Ebû Dâvud, Büyû' 79; Tirmizî, Ahkâm 22; Nesâî, Büyû' 1; İbn Mâce, Ticâret 1) buyurmuştur. En güzel kazancın ne olduğu sorulduğunda; "Helâl yoldan olan ve kişinin kendi eliyle kazandığıdır" (Ahmed bin Hanbel, Müsned) diye cevap vermiştir. Beyhakî'nin rivâyet ettiğine göre, "Farz olan birçok vazife gibi, helâl yoldan maîşetini temin etmek de bir farzdır."     

 

Başkasına Yük Olmadan Yaşamak; Helâl Maîşet Temini: Cenâb-ı Hak, "Yeryüzünü size boyun eğdiren (ondan yararlanmanız için size itâat ettiren) Allah Teâlâ'dır. O halde yeryüzünün sırtlarında (dağlarında tepelerinde ve ovalarında) dolaşın da Allah'ın size verdiği rızıklardan yararlanın." (67/Mülk, 15). buyurmuştur. Yeryüzünde dolaşmaktan maksat insanlara faydalı olan nîmetlerin ortaya çıkarılmasını sağlamak ve bunun için araştırma yapmaktır. Cenâb-ı Allah yeryüzünü insanlar için rızık sağlama yeri kılmıştır. Abdullah b. Mes'ud (r.a.)'tan rivayet edilen bir hadîste Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: "Rızık sağlamak gayesiyle çalışmak her müslüman üzerine farzdır. " Buna göre müslümanlar helâl ve haramlara dikkat ederek kendilerinin ve aile ferdlerinin rızıklarını sağlamak zorundadırlar. Ancak bu rızkı sağlamak için çalışıldığında mutlaka Allah'ın rızası ve O'nun koyduğu sınırlar gözetilmelidir. Hz. Ebû Bekr'in: "Haram ile beslenen bir vücûda ancak Cehennem ateşi yakışır." sözü müslümanın rızık temini ve alış-veriş anlayışını en güzel bir şekilde belirtmektedir. Ashâbın helâl alışveriş yapmak ve haramlardan uzak durmak için şüpheli olan hususları bile terk ettiklerini biliyoruz.

 

Aynı şekilde İslâm, çalışıp kazanabilme gücüne sahip olan bir kimsenin dilenmesini yasaklamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: "Allah'a yemin ederim ki sizden birinizin, ipini alıp da, dağdan bir bağ odunu taşıyıp getirmesi ve bu odunu satıp onunla ailesinin ve kendisinin geçimini sağlaması, başka birinden istemesinden çok hayırlıdır. Kim bilir yardım istediğiniz kimse ya verir minnetine girersin, yahut vermez zilletini çekersin. " (Buhârî Musâkât, 13, Zekât, 50, Buyû', 15; İbn Mâce, Zekat, 25; İbn Hanbel, I, 167)". Buna göre, çalışmaya gücü yeten kimsenin dilenmesi meşrû değildir.

 

Maîşet Temini İçin Peygamberimiz Çobanlık da Yapmıştır: "Allah hiçbir peygamber göndermedi ki, koyun çobanlığı yapmamış olsun." "Sen de mi, Ey Allah'ın Rasûlü?" diye sordular. "Evet, ben de bir miktar kırat mukabili Mekke ehline koyun güttüm." (Buhârî, İcâre 2; Muvattâ, 18 -2, 971-; İbn Mâce, Ticârât 5, hadis no: 2149). Nesâî'nin bir rivâyetinde şöyle denir: "Koyun sahipleri ile deve sahipleri övünmüşlerdi. Rasûlullah (s.a.s.): "Hz. Musa koyun çobanı olduğu halde pegamber oldu. Hz. Dâvud koyun çobanı olduğu halde peygamber oldu. Ben de ehlimin koyunlarını Ciyâd'da güderken peygamber oldum" dedi.

 

Peygamberlerin çobanlıktan geçmelerindeki hikmeti âlimler şöyle açıklamışlardı: "Peygamberler koyunları güderek, yürütülmesi boyunlarına yüklenen ümmetlerinin işleri hususunda tecrübe sahibi olmuşlardır. Zîra koyunlarla haşır neşir olma sonunda onlarda hilm ve şefkat duyguları gelişir. Çünkü onlar, koyunları gütmeye ve mer'ada dağılmalarından sonra toplamaya, bir otlaktan diğer bir otlağa nakletmeye, hayvanların vahşi hayvan ve hırsız nev'inden düşmanlarını defetmeye sabrettiler. Hayvanların tabiatlarındaki farklılıkları, zayıflıklarına ve muâhedeye olan ihtiyaçlarına  rağmen aralarındaki şiddetli iftirakları görüp tecrübe edinirler. Bu durumdan ümmete karşı sabretmeye ülfet kazanırlar ve ayrıca ümmetin tabiatlarındaki değişiklikleri, akıllarındaki farklılıkları anlarlar. Böylece ümmetin yarasını sarar, zayıflarına merhamet eder, onlarla daha iyi geçinir. Bu davranışların vereceği meşakkatlere çobanlıktan gelenlerin tahammülleri, bu işlere birden bire girenlerden daha kolay olur. Koyun güdünce bu hususlar tedricen kazanılır. Bu tecrübe işinde koyun üzerinde durulmuştur. Çünkü koyun diğerlerinden daha zayıf, bunların dağılmaları da deve ve sığırda daha fazladır. Çünkü deve ve sığırın bağlama imkânı vardır. Adeten koyun kırda bağlanmaz. Ayrıca, koyun daha çok dağılsa da, emirlere uyması diğerlerinden daha çabuk olur."

 

Yaşadığı Sâde Hayat ve İsraftan Kaçınması: Rasûlullah (s.a.s.) çok sade bir insadı, tüm hayatı sadelik içinde ve hem kendi yaşayışı ve hem de ailesinin geçiminde en küçük israf tavrı göstermeden geçmiştir. Gençliğinde olduğu gibi, hicretten sonra, yani devlet başkanı ve halkın tartışmasız lideri olduğu zaman bile, ne verilirse yer, kalın ve kaba (ucuz) elbiseler giyerdi. Onun ne sarayı, ne tahtı/koltuğu, ne lüks ve israf içinde yaşayışı vardı. Tek başına veya bir meclisteyken tereddüt etmeksizin yere, toprağa veya hasır üstüne otururdu. Kuru ekmek yemiş, günler boyu sadece kuru ekmek yemiş, günlerce yalnız hurma ile idare etmiştir. Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı. Böyle bir hayatı yaşarken, devletin tüm hazineleri (Beytu'l-Mal) O'nun elinde ve emrinde bulunuyordu. O, toplumunun en fakir bir üyesinin hayat standartlarına göre yaşamayı sürdürüyordu.

 

Kendisi sade hayatı sevdiği gibi, ailesinin de sade bir hayat sürmesini ve gösterişli hayattan kaçınmalarını isterdi. Kadınlar için altın gümüş gibi ziynete izin verilmiş olmasına rağmen, kendi hanımlarının bunları takmasından hoşlanmazdı. Hanımlarının diğer kadınlara, takı ve altınlarıyla örnek olmasını değil, takvâsıyla örnek olmasını isterdi. Zaten toplumda dar gelirlilerin isyanı, zenginlerin halkın göreceği şekilde israf ve lüks içinde bir hayat sürmesi ve kendilerini onlarla karşılaştırmaları sebebiyle olur. Bir gün kızı Fâtıma'nın boynunda altın bir kolye görünce: "İnsanların, Rasûlullah'ın kızı boynuna ateş takmış demeleri hoşuna gider mi?" demiştir. Bir defasında da Hz. Âişe'nin kollarında bilezikler görmüş ve şöyle demiştir: "Onların yerine safranla boyanmış darasttan (basit) bilezikler taksan daha iyi olur."

 

O, daima sade kıyafetler giyerdi. Ancak, Hz. Ömer onun Cuma günlerinde, bayramlarda ve başka ülkelerden heyetleri kabul ettiği zaman gösterişli kıyafetler giymesini isterdi. Buna rağmen Rasûlullah sade giymeyi tercih etti. Bir kere, bir dükkânda ipek bir elbise gören Hz. Ömer, Rasûlullah'tan Cuma namazlarında ve dış heyetleri kabul ederken giymek için onu satın almasını rica etti. Rasûlullah şöyle cevap verdi: "Bunu, âhiretten alacağı bir payı olmayan giysin."

 

Peygamberimizin yatağı, bazen bir kaba kumaş, bazen hurma yaprağıyla doldurulmuş deri idi. Hanımı Hz. Hafsa'nın anlattığına göre bir gece yumuşatmak için Rasûlullah'ın yatağına dört kat bez koydu. Fakat ertesi sabah, Rasûlullah memnun olmamıştı. İslâm Devletinin Yemen'den Suriye'ye kadar yayıldığı Hicret'in dokuzuncu yılında, bu Devlet'in başkanı ve tek hâkiminin yalnız bir yatağı, bir de su kırbası vardı. Hz. Âişe'nin rivâyet ettiğine göre Rasûlulllah vefat ettiğinde, evde bir miktar arpadan başka yiyecek bir şey yoktu ve para ve kıymetli eşya cinsinden hiçbir şey de miras bırakmamıştı.

 

Hz. Âişe Vâlidemiz’den rivâyet edilen bir hadis bize şunları anlatır: “Allah Rasulü evinde, herhangi bir insan gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tâmir eder ve ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu” (Tirmizî, Şemâil 78; Ahmed bin Hanbel, 6/256). O, bunları yaptığı sırada, O’nun adı cihanın dört bir yanında anılıyor; herkes O’ndan ve getirdiği dinden bahsediyordu. O zamanını öyle ayarlamıştı ki, bu kadar önemli sorumlulukları arasında, bu gibi işlere de fırsat bulabiliyordu. O, her güzel hasletin zirvesinde oturmaya lâyıktı ve öyle de oldu.

 

Kâdı Iyâz naklediyor: “Bir gün aklından zoru olan bir kadın geldi, Allah Rasûlü’nün elinden tutarak çekti ve O’na: Gel benim evimdeki şu işimi gör, dedi. Kadın Allah Rasûlü’nün kolundan çekiyor, O da arkasına takılıp gidiyor. Derken, Sahâbi de onların arkasına düşüyor ve Allah Rasûlü gâyet rahat bir şekilde kadının dediği işi görüyor sonra geri dönüyor” (Kadı İyaz, eş-Şifâ, I/131, 133). Bu iş, belki bir ev süpürmek, belki de yıkanmış çamaşırları sıkmaktı. İşin keyfiyeti ne olursa olsun, Allah Rasûlü bu işi yapmıştı. Zira O bir fıtrat insanıydı ve O’nun bu hareketi asla zillet de değildi. Zillet, O’nun rüyâlarına bile girememişti. Nasıl girer ki, O, küfür ve isyan karşısında kükremiş bir aslan gibiydi. O, insanların en şecaatlisiydi. Hz. Ali der ki: “Biz savaş meydanında korktuğumuz zaman Allah Rasûlü’nün arkasına sığınır ve O’nunla korunurduk” (Ahmed bin Hanbel, I/86). Hatta O’nun atmosferi, çevresindekilere emniyet ve güven verirdi. Öyle ise böyle bir insan, bu şekilde bir mahviyet gösteriyorsa, bu sadece O’nun tevâzuundan, sade yaşayışındandır.

 

Rasûlullah (s.a.s.), büyük bir devletin başkanı ve peygamber olmasına rağmen, mûtedil ve çok sade bir hayat yaşamıştır. Hayatın normal zevklerinin dışına çıkmamış, orta halli ve hatta fakir bir insan gibi çok az bir yiyecek ve giyecekle yetinmiş, normal bir insan gibi evde ve dışarıda çalışmıştır. Özel ve sosyal hayattaki her çeşit lüks ve israftan, aşırılıklardan şiddetle kaçınmıştır. Mekke'de bir tüccar ve Medine'de de devlet başkanı olarak her çeşit imkân varken de bu sadeliğini bozmamış, artan para ve kıymetli eşyayı hep Allah yolunda infak etmiştir.Bütün ömrünce ifrat ve tefritten sakınmış ve özel hayatıyla ashâbına ve tüm insanlığa da en güzel örnek olmuştur.     

 

Rasûlullah (s.a.s.) yemeği az yediği gibi, az uyurdu. Bu durum, tüm hayatı boyunca tartışmasız O'nun özelliği idi. O, ümmetini de bu yönde teşvik ederdi. Özellikle de az yeme ile az uyumanın birlikte sürdürülmesini isterdi. Bu konudaki bir tavsiyesi şöyledir: "İnsanoğlu, karnından dah akötü bir küp (kap) doldurmamıştır. Ona, belini doğrultacak kadar yemesi yeterlidir. Eğer mutlaka karnını doyuracaksa üçte birini yiyeceğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefes almaya ayırsın." (Tirmizî, Zühd 47, hadis no: 2381; İbn Mâce, Et'ıme 50, hadis no: 3349)   

 

Rasûlullah'ın en hoşuna giden yemek, çok kimse ile birlikte yediği, onlara ikram ettiği yemekti. Âişe annemizin anlattınığına göre, Rasûlullah'ın karnı doyuncaya kadar yediği hiçbir zaman sözkonusu değildir. Eğer yemek verilirse yer; verdikleri yemek ne olursa olsun, onu yer ve verdikleri içecek ne ise içerdi. (Tirmizî, Şerh-i Şemâil, Aliyyu'l-Kari, s. 235)

 

Kurucusu olduğu Medine İslâm Devletinin devlet başkanı olan Peygamberimiz'in kendisi ve ailesi sadelik içinde yaşar, fakat Allah rızâsı için devamlı infak ederdi. İmkânı olup da, hayatında bir defa olsun "yok" veya "hayır!" dememiştir. Rasûlullah'tan bir şey istenip de O'nun "hayır!" dediği vâki değildir (Müslim, Fezâil 56, hadis no: 2311). Üzerinde ve evinde altın, gümüş para bulundurmaz, olunca hemen fakirlere dağıtırdı. O, geniş imkânlar içinde fakir bir hayat sürer, fakat fakirlere yardımdan geri durmazdı.

 

Enes (r.a.), diyor ki: "Rasûlullah, yanında hiçbir şeyi ertesi gün için biriktirmezdi." Bir adam Rasûlullah'a gelerek O'ndan birşeyler istedi. Rasûlullah, yanında verecek bir şeyi olmadığı ve isteyeni de boş çevirmemek için, başkasından yarım ölçek borç alıp ona verdi. Alacaklı, yarım ölçek malını istemeye geldiğinde, ona bir ölçek verdi ve: "yarısı borcum için, yarısıı da bağıştır" (Tirmizî, Zühd 37, hadis no: 2363) buyurdu.

 

İbn Abbas (r.a.) diyor ki, Rasûlullah (s.a.s.), hayır yapmada insanların en cömerdi idi. En cömert olduğu zaman da Ramazan ayı idi. Cebrâil (a.s.) ile bir araya geldiklerinde ise esen rüz